1879’Dan Bir Mektup: İtiraflarım

Sevda Akat DER Kİ:

Bu yazıyı okumadan önce sağ üst köşede olan sözü okuyup bir beş dakika düşünmenizi içtenlikle isteyeceğim. Eminim hissettiklerimiz ne kadar farklı şeyler olsada sonu anormalden normalliğe bir geçişi kapsamaktadır. Bu anormalden normalliğe geçiş aşaması kişiden kişiye değiştiği gibi meslekten mesleğe de farklılık gösterebilmektedir. Misal, şairin mısralarında hissedersiniz yalnızlığı, itilmişliği bir kimliğinin ötekileştirilmesini iki mısra da görüverirsiniz. Ya da bir ressam hayal edin. Ressam fırçasını tuvalinde oraya buraya savururken derinlerdeki karanlığın aydınlığa kavuşmasını ya da bulunduğu düzenin anlaşılmazlığının ortaya çıkmasını ister. Ve bir yazar düşünün 1828’de dünyaya gözlerini açmış, bütün dünyaya kendi fikirlerini istemeden benimsetmiş biri olsun. Bu yazar kendisine her geçen gün, karanlıkları doğuracak dogmaların ezberleyişiyle büyümesine rağmen, o; karanlığın içinden sıyrılmayı seçen bir kişi olarak haykırmış itiraflarını. Bu yazar Lev Nikolayaviç Tolstoy’dur. Rus yazarları arasında önemli bir yere sahip olan Tolstoy’un 1879’da, 51 yaşlarındayken kaleme aldığı ‘itiraflarım’ kitabı ile dönemi ve kitabın asıl amacını birlikte kavrayacağız. Tabi önce ,“Karanlığı hissetmeyen, aydınlığa kavuşamaz” sözünü ele alalım. Bir insan karanlığın içerisinde olduğunu fark etmeden aydınlığı nasıl tasavvur edebilir? Edemez değil mi? Çünkü gözleri alışmıştır karanlığa. Belki aydınlıkta gözlerinin kamaşacağından korkar hale gelmiştir. Kim bilir? İşte Tolstoy karanlığı fark eden ve ondan sıyrılmak isteyen biri olarak ele aldığı itiraflarım kitabını on yedi bölümde, 95 sayfalık kitabında nasıl fark ettiğini anlatmaya çalışmıştır.

Tolstoy, Ortodoks Hristiyan inancına göre vaftiz edilmiş soylu bir ailenin çocuğudur. Bu inanç ona çocukluk ve gençlik çağı boyunca öğretildiğini hatta dikte edildiğini satırlarında ifade eder. Yaşadıklarının öğretilerle dikte edildiğini fark edişi, 15 yaşlarında okuduğu felsefi içerikli kitapların tesiriyle; öğretileri sorgulamaya başlamasıyla ve çevresindeki insanların temelsiz bir güven ile öğretilere bağlandığını gözlemlemesiyle oluşmuştur. Tolstoy bu temelsiz güven duygusunun oluşumunu dört olay çerçevesinde özetler. İlk olarak Vladimir Milyutin (Abisinin arkadaşı) bir keşifle gelir. Ve Der Ki; “Tanrı yoktur ve ona ait öğretilen bütün öğretiler uydurmadır” der. Bu cümleyi saçma bulmaları gerekirken onun bu söylemlerini abilerinin içtenlikle dinlemesi onda bir soru işareti oluşturur. Bir diğer olay ise abisi Dimitri, tutkulu bir istekle aniden kendini dine verir. Ve ahlaklı bir insan olmaya kendini adeta adar. Dimitri’nin bu yönelişi itibariyle çevresindeki herkesin onunla dalga geçmesi, Dimitri’yi bir konuda (merak edenler için syf:7’de) ikna edebilmek için dini öğretileri kullanarak Dimitri’nin duyguları hiçe sayılması, onda bir diğer soru işaretini oluşturur. Ve Tolstoy, Hristiyan ilmihalinin, kiliseye gitmenin her ne kadar gerekli şeyler olsa da fazla ciddiye alınmamaları gerektiği sonucunu çıkarır. Üçüncü olay ise çevresindeki birçok insan iş sahibi olmak için ya da istediği bir okula girmek için belli dini ritüelleri öğrendiğine dair bir belge getirmek zorundadır. Ve herkes dinin gerektirdiklerini öğrenmekte ve bunu belgelere dökmektedir. Gelgelelim öğretiler ile insanların uyguladığı davranışların taban tabana zıt olduğunu fark eder ve şu sözleri ifade eder:

‘Dinsel öğreti hayatın çok uzağında ve hayatla ilintisiz bir şekilde dile getirilmektedir’ der ve bu dinden bir kopuş daha yaşar. Son olay ise S… adındaki bir adamın inanmaktan nasıl vazgeçtiğini anlatmasıyla yaşamıştır. S… ve abisi ava giderler. Ve akşam kampa döndüklerinde yatmaya hazırlanırken çocukluktan bu yana yaptığı alışkanlığını yani dizleri üzerinde çökerek dua etmeye hazırlanırken abisinin; ‘Bunu hala yapıyorsun ha?’ söylemiyle otuz yılı aşkın dua etmeyi nasıl bitirdiğini anlatır. Bunu anlatırken aslında, ağabeyinin söylediği söz S…’ nin temelsiz güvenini, kendi ağırlığıyla zaten çökmekte olan bir duvarı tek bir dokunuşla yıkılmasına bir etki yapmıştır sadece. Bu dört olay onda bir anda kimliğini açıklayamaz hale getirir. Kendini kaybetmişliğin sancısı günbegün artar. Bu sancıya dayanamayan Lev, hakikati aramaya koyulur. Varoluşunu, iyi ve kötü ayrımını, ölüm ve sonrasını, Tanrının varlığını araştırmaya koyulur. Hayatının bir otuz yılını bütün arsız insani haller ile geçiren Tolstoy, içindeki bu arsız insana dayanamayıp, bütün ruhuyla iyi insan olma yolunda bir arayışa girer. Bu arayışın başında Tolstoy, iyi bir insan olmanın peşinde koşmak için çok genç, tutkulu, yapayalnızdır. Bu samimi duygusunu her dile getirişinde aşağılanma ve alayla karşılaşır. Ne zaman adi ihtiraslara teslim olsa, o zaman insanlardan saygı ve övgü görür. İşte bu yüzden bu arayış içerisinde birçok kez gelgitler yaşar. Bu gelgitler yüzünden, kendisinin kim olduğunu bir türlü anlatamayan Tolstoy, intiharın eşiğine kadar gelmiştir. Yine de o, ruh halinin acısıyla vazgeçmeden arayışına devam eder. Kendisi yazdıkları ile dönemin en iyi bilinen yazarlarından olduğu için birçok bilim insanından tutun din adamlarına kadar görüşme imkânı sağlar. Önce kendisine sonra din adamları ve bilim adamlarına “Ne için? Amaç ne?” sorularını yöneltir. Yani yaşıyoruz ama ne için, amacımız ne de biz bu dünyadayız? diye deli gibi aranır. Ama şaşırtıcı bir şekilde ne somut bilimlerden ne de soyut bilimlerden tatmin olacak bir cevap alamamıştır. Ve kendi kendine şöyle der: “Somut bilimin ısrarla keşfetmeye çalıştığı şeyin ne olduğunu biliyorum. Ama bilimin izlediği yolda hayatın anlamına ilişkin soruya yanıt yok” , “soyut bilim ise benim soruma ilişkin cevap vermesi gerekirken ortada benim kendimin çoktan verdiği cevaptan başkası yoktu” , “Hayatımın anlamı nedir? diyorum. Soyut bilim böyle bir anlam yoktur diyor ya da yaşamdan ne çıkacak? diyorum. Soyut bilim ise HİÇBİR ŞEY!” deyip ucu sonu olmayan cevaplar dönüt vermekte… O halde daha fazla çabalamak niye? İnsan bu kadar kör olamaz. İnsan, ancak hayattan sarhoş olmuşsa yaşamaya devam edebilir. İşte, bilimde bulamadığı o açıklamayı etrafındaki insanlardan edinmek için hayatın içinde savrulan işçi sınıfında aramaya başlar. Bu sayede insanları, içinde bulunduğu korkunç durumdan kurtarmanın dört yolunu bulur. Bunlar sırasıyla; Cehalet, Epikürcülük, Güç ve Enerji ve son olarak Zayıfların yolu diye tasnif eder. Cehalet; yaşamın anlamsız, boş ve kötü olduğunu ve yaşamamanın daha iyi olduğunu anlamamaktır. Tolstoy, gözlerini bir kez bu gerçeğe kapatamayacağı için bu gerçeği bilmezden gelemezdi. Bu yüzden bu yol ona göre uygun olmadığını ifade eder. İkinci yol, Epikürcülük; düşünmeden hayatın nimetlerinden olduğu gibi yararlanmaya bakmaktır. Ama bunu da yapamaz. Çünkü yaşlılığın acının ölümün var olduğunu bile bile yaşamıma zevk katan anlık rastlantılara sevinemez halde olacağını vurgular. Bir diğer yol ise, Güç ve Enerji yoludur. Bu yola göre; yaşamın kötü ve aptalca olduğunu anlayarak kendini öldürmek, varoluşa son vermektir. En etkili yol olduğunu düşünür. Ama buna cesaret edemez. Dördüncü yol ise birçok felsefecinin söylediği gibi hakikatten kaçmak, yaşamın bize oynadığı kötü bir şaka olduğunu bildiğimiz halde yaşamaya; yıkanmaya, giyinmeye yemek yemeye, konuşmaya ve hatta kitap yazmaya devam etmektir, der. Bir süre zayıfların yolu ile hayatına devam eden Tolstoy, bu duruma: “Bu gerçekten zalimce ve aptalca” diyerek bir doğu masalı ile ilişki kurarak açıklamaya çalışır. Bu doğu masalına göre; vahşi ve öfkeli bir hayvanın saldırdığı, steplerdeki bir adamı anlatır. Kendini kurtarmak için kuru bir kuyuya giren adam, kuyunun dibinde, ağzı onu yutmak için açık bekleyen bir ejderhayı son anda görüverir. Ama ne kuyudan çıkabilecek durumdadır ne de kuyunun dibine inmeye cesaret edecek bir pozisyondadır. Bu yüzden kuyunun duvarından uzanan yabani bir bitkinin dalına tutunur. Kolları gittikçe güçsüzleşen adam, kısa zamanda karar vermesi gerekir. Karar vermesine vakit kalmadan birden iki fare görüverir. Bir beyaz bir siyah iki fare! Ve bunlar adamın tutunduğu dalı kemirmeye başlar. Biraz sonra dal beyaz ve siyah fareler tarafından kırılacak ve adamda ejderhanın dişlerinin arasına düşecektir. Adam artık kurtuluşunun olmadığını, yakında öleceğini anlar. Fakat etrafına bakınırken tutunduğu dalın yapraklarının üstünde birkaç damla bal olduğunu görür. Bal damlalarına diliyle uzanır ve yalamaya başlar. İşte insan, hakikati bilse de kendini kandıracak tatlar ile kendisini avutmaktadır. Tolstoy sonra devam eder : “İşte yaşam dalına tutunmuşum, ölüm ejderhasının beklemekte olduğunu biliyorum ve neden böyle bir acı çekmek zorunda olduğuma şaşıyorum. Beyaz ve siyah fareler eşdeyişle gündüz ve gece tutunduğum dalı kemiriyor. Kaçış yolu olmayan ejderhayı görüyorum; benimkisi bir masal değil; canlı, inkâr edilemeyen bir gerçek ve bu gerçeği tüm insanların anlaması gerekir. Ejderhanın korkusunu gizleyen o mutluluk yanılgısı artık beni aldatamıyor. Her ne kadar, yaşamın anlamını anlayamayacağımı ve bu gibi şeyleri düşünmeden yaşamam gerektiğini düşünsem de, artık bunu sürdüremeyeceğim. Geçen her gün ve gece beni ölüme biraz daha yaklaştırıyor. Bundan başka bir şey düşünemiyorum. Gerçek olan tek şey bu, geri kalan her şey yalnızca yalandan ibarettir. Beni acımasız gerçekten biraz olsun uzaklaştıran o iki damla bal da benim aileme ve yazdıklarıma karşı duyduğum sevgi idi ve bunlar da yeterince tatlı değildi artık” . İşte bu yüzden yaptığı tüm sorgulamaları gözden geçirmeye karar verir. Ve hatasını fark eder. Akılcı bilgide sorusuna yanıt bulması kolay değildir. Soruya, sonlunun sonsuzla olan ilişkisi dâhil edilirse bu yanıt elde edilebilirdi. Böylelikle ona tek bilgi türü gibi gelmiş olan akılcı bilginin yanı sıra bütün insanların bir başka, akıl dışı bilgi ile yaşamayı mümkün kılan tek şeye; İNANCA sahip olması gerektiğini kabul etme noktasına gelir. Bunu kavradıktan sonra güzel insanları semeye başlar. Artık onun için her şey apaçık hale gelir. “İnsanlar, hayvanların yaptığı gibi kendi varoluşunu üretmelidir” der. Sadece şu farkla; insan tek başına bir şey yapmaya çalışırsa yok olup gider. Bunu kendisi için değil de, insanlık için yapmalıdır. Bunu yaptığında ise; o insan, mutlu bir insandır ve varoluşu akla uygun bir şekilde üretmiş olur diye noktalar. Yüreğinde terk ettiği tanrıya seslenir ; “Tanrım bana merhamet et, beni koru! Tanrım bana bilmediğimi öğret!” Tabi bunları söylerken gökteki uçuruma bakınır, aşağıdaki sonsuzluğu ( bilinemezlik çukurunu) unutmaya çalışır. Ve bir ses duyar: İşte bu! diye haykırır. O durmadan yukarıdaki sonsuzluğa bakıp rahatladığını hisseder. Akıl ve inanç birlikteliği onda belirsizliği, acizliği ortadan kaldırır. Kim ve ne olduğumuz konusundaki tereddütlerimiz, benliğimize ilişkin en önemli kimlik sorunu haline gelebilir bunu biliniz! İşte bu kitap bunun en güzel örneğini teşkil etmektedir. Buradan kimlik için esas olan şeyin benliğin belirsizliğinden, soruyu sorarken sadece aklı değil inancı da yanında barındırması gerektiğini insana, kavratır. Kimlik bunalımını derinden hissettiren bu kitabı okumanız şiddetle tavsiye edilir. Karanlığınızı hissedin, aydınlığınıza yol olsun. Selamlar…