Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Sosyoloji Macerası

En son güncellendiği tarih: Nis 7

M. Enes Anlamaz DER Kİ;

1) Sosyoloji bölümüne başlama hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız? Buraya gelmeden önce sosyoloji hakkında ön bilginiz var mıydı?

“Bu bölüme gelmeden önce ön bilgim lise üçüncü sınıfa kadar yoktu. Lise üçüncü sınıftan sonra beni de her üniversiteye girecek öğrenci gibi bir telaş bastı. Ben aslında sayısal bölümden mezunum. Bilgisayar mühendisliği bölümüne puanım yetiyorken, ben psikoloji ya da sosyoloji gibi bir bölüm okumak istiyordum. Öncelikli hedefim psikolojiydi. İkinci hedef olarak aklımda sosyoloji vardı. Elde ettiğim puan sosyoloji bölümüne yettiği için buraya girdim. İkinci tercih sıramdan girdim üniversiteye. İyi ki seçmişim diyorum…”

2) Sosyoloji nedir, sosyologlar ne iş yapar bunların net bir tanımını yapabilir misiniz?

“Garfinkel şöyle bir şey söyler: Her insan amatör bir sosyologdur. Ben de buna atıf yaparak yaşayan her insan bir miktar sosyologdur derim. Sosyolojiyi de hayata dokunarak icra edebiliriz. Bir bürokrat ya da memur gibi kamu dairesine tıkılıp kalmıyorsun. Tabi ki bazı kamu kuruluşlarında çalışıyor. Örneğin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında, Denetimli Serbestlik Müdürlüklerinde, formasyon aldığı zaman liselerde Felsefe Grubu Öğretmenliğinde… Ancak bu bölümü okuduğun zaman hayatın her alanıyla bir bütün şeklinde kendini var etmek zorundasın. Sosyolog hayatı yaşayarak öğrenen kişidir. İnsanların arasındaki iletişim uzmanıdır diyebilirim. Bunun net bir tanımını yapmak da kişiden kişiye değişir. Yani bu işe gönül vermek isteyen birisine derinlemesine bir açıklama yaparsın ama bunun sadece ne olduğunu bilmek isteyen sokaktaki Mehmet Ağa’ya böyle bir açıklama yapamazsın. Ona en fazla toplum doktorudur diyebilirsin. Sosyoloji insanlar arasında sorun çıkmasını önleyen, var olan sorunlara da çözümler getirmeye çalışan bir bilimdir, bir iştir.”

3) Sosyoloji okumaktan memnun musunuz, bölümünüzü tavsiye eder misiniz?

“Ziyadesiyle memnunum ve tavsiye ederim, yalnız bir şartım var: Kişinin önyargılarından uzak olması lazım ve de okumayı çok seviyor olması lazım.”

4) Ailenizin ve çevrenizin sosyoloji hakkındaki görüşleri olumlu muydu olumsuz muydu? Onlara bölümünüzü açıkladınız mı?

“Bu bölümü yazacağımı ailemle paylaştığım zaman, -Allah razı olsun- annem ve babam bunu hiç sorun etmediler. Hakkımda hayırlısını dilediler. Yalnızca babam biraz sordu, soruşturdu. Ben de onun soracağını bildiğim için sosyoloji nedir, sosyolog ne iş yapar, nerelerde çalışır, ne kadar kazanır, hepsini kendisine söyledim. Babam da ‘Rızkı veren Allah, rızkı her şekilde kazanırsın, eğer kendini geliştireceğini düşünüyorsan yaz bu bölümü.’ Dedi. Yani ailem gayet olumlu karşıladı durumu. Ancak çevrem pek olumlu karşılamadı. Ben mahalle kültürünün olduğu bir mahallede büyüdüm. Bakkal Mustafa Amcaya bu bölümü kazandığımı söylediğimde, felsefeyle alakalı bir bölüm olup olmadığını sordu. Ben de öyle olduğunu söyleyince ‘Aman o bölümden uzak dur felsefe okuyup Allah’ı kaybetme.’ Demişti. Akrabalardan da örneğin dedem zaten üniversite mezunu olduğu için o da olumlu karşıladı. Yani kısaca ailem ve akrabalarım olumlu karşılarken, çevremizdeki bazı insanlar olumsuz karşılamıştı.”

5) Sosyoloji günlük hayatınıza ne kattı, neleri değiştirdi? Öncesini ve sonrasını nasıl ayırt edersiniz?

“Öncelikle ilişkilerimi düzenleme konusunda bana çok yarar sağladı. Çünkü lise hayatım boyunca çok kendi içine kapanmış bir insandım. Yeni bir insanla iletişime geçmeyi bırak, tanıdığım insanlarla bile zor iletişime geçerdim. Biraz da sıkılırdım başkalarıyla iletişim kurmaya çalışmaktan. Üniversiteye geldiğimde şok oldum, çünkü elli kişilik koca sınıfta sadece dört tane erkek vardı. Erkeklerle de bir yere kadar konuşabiliyorsun. Daha sonra kızlarla iletişim kurmaya başladım. Hayatım boyunca kızlarla kuramadığım ya da kurmadığım iletişimi burada kurmuştum. İlk başlarda bu durum beni afallatsa da daha sonra bu iş böyle oluyormuş demek ki dedim kendi kendime. Sonrasında insanlarla, özellikle kızlarla iletişim kurma kalitemi geliştirdim. Böylelikle dışarda bir insanla rahatça iletişim kurabiliyorum artık. Sosyolojinin bana kattığı bir şey bu.”

Peki, bu mecburen o ortamda kaldığınız için mi böyle oldu, yoksa sosyoloji okumanın bir getirisi miydi?

“Kesinlikle, sosyolojinin bir getirisiydi. Zorunda kalma durumu yok muydu, vardı elbette. Ancak bunu yüzde yüz üzerinden değerlendirirsek, yüzde yetmiş sosyoloji, yüzde otuz zorunda kalma diyebilirim. Sosyolojinin bir diğer katkısını da hayata farklı bir pencereden bakmak olarak söyleyebilirim. Ön yargılarımı da kırdı aynı zamanda. Olaylara yolda yürüyen insanlardan biraz daha geniş bakıyoruz.”

6) Siz bir sosyolog musunuz? Sosyolog olmak sizin için neyi ifade ediyor? Sosyoloji lisansını bitiren herkes bir sosyolog mudur?

“Sosyoloji lisansını bitiren her insan sosyolog unvanına sahiptir. Ancak sosyologdur diyemem. Konuşmamızın başında da her insan bir sosyologdur demiştik ancak biz toplumda gördüğümüz şeyleri bilimsel yöntemlerle akademik mecraya taşıdığımız için sosyoloğuz. Aslında bizim toplumda gördüğümüzü toplumdakiler de görüyor. Ancak ben sosyolog olarak kendimi akademik mecrada ifade edebiliyorum ve sosyolog olmanın akademik birikimle birlikte ilerleyen bir süreç olduğunu düşünüyorum.”

Yani, siz bu bölüme gelmeden önce toplumun içinde toplumun sorunlarının farkında bir bireyken, buraya geldiğinizde bu sorunları kavramlarla izah etmeye başladınız…

“Aynen öyle.”

7) Türkiye’deki sosyoloji eğitimini yeterli buluyor musunuz? Batıdaki eğitim hakkında bilginiz var mı?

“Dışarıya pek açılmadım, bu yüzden Batı’nın eğitimi hakkında bir fikrim yok. Türkiye’de ise sosyoloji eğitiminin bazı bölgelerde yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Doğu üniversitelerinde bu eğitimler sonucu sosyolojinin her şeye muhalif olma işine dönüştüğünü gördüm. Bu olay Orta Anadolu’da biraz dinginleşirken, Batı’da yine meydana çıkıyor. Ben bunları az okumayla ve sabit fikirlilikle bağdaştırdım. Tabi ki İstanbul gibi bölgelerde eğitim bir miktar daha kaliteli, ancak Konya’da da okumak ayrıcalıktır diyebilirim.”

8) Bildiğiniz batılı ve Türk sosyologları söyler misiniz?

“Batılı sosyologlardan, Garfinkel, Giddens, Alfred Schütz, Peter Berger… Türk sosyologlardan, Nilgün Çelebi, Sami Şener, Ramazan Yelken, Köksal Alver, Abdullah Topçuoğlu, Mustafa Aydın…”

Daha eskilerden kimler var?

“Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp, Behice Boran, Mübeccel Kıray, Şerif Mardin, Fahri Fındıkoğlu gibi…”

Peki, bu batılı sosyologlar ile Türk sosyologlar arasında farklar var mı?

“Türkiye’de 1914’de Ziya Gökalp’le birlikte kurumsallaşmış ancak bizim batıdan devşirme bir sosyolojimiz var. İlk başlarda Durkheim’cı bir ekol benimsenirken Ankara ile birlikte Amerika Ekolü’de gelmeye başladı Türkiye’ye. Amerika Ekolü biraz daha ampirik. Batı’ya dönük bir sosyoloji anlayışı var. Dolayısıyla batıdan devşirmeyiz. Tabi ki yüz yıldan fazla bir süredir neden bir Türk sosyoloji geleneği oluşmadı diye insan düşünmeden edemiyor. Bunun da Mehmet Akif’ten atıfla asrın idrakine uyduramadığımız için böyle olduğunu düşünüyorum.”

9) Sosyoloji bildiğimiz üzere batıda çıktı. Peki, hâlâ sosyoloji sadece batı bilimidir diyebilir miyiz? Yoksa bu coğrafyanın sosyolojisi var mıdır?

“Ne kadar batının bunu ortaya çıkardığı düşünülse de ve kısmen doğru olsa da bizde de bir İbn-i Haldun var ve birçok açıdan çözülememiş. Zaten bizim geçmişimizde tek bir bilimle uğraşan insan yok. İbn-i Haldun, İbn-i Rüşd, İbn-i Batuta, Farabi gibi insanlar birçok ilimle uğraşıp sonrasında bazı noktalara odaklanıyorlar. Biz de bu hedefle ortaya çıksak da bu işin sonunda her şeyin sözünü eden insanlara dönüşüyoruz. İşte batı bu açıdan bizden daha iyi, çünkü onlar da her şey üzerinde konuşsa da tek noktaya da yoğunluk vermekte ehiller. Mesela Durkheim bir haham torunudur ve onun Din Sosyolojisi alanında ürün vermesi normal görülebilir. Ancak o mutluluk üzerine de yazmıştır. Yani onlar bir noktaya odaklanıp onun periferisini dolduruyorlar.”

Türk sosyologlar bunu yapabiliyor mu?

“Büyük kelam edecek gibi oluyorum ama bizde tikelden genele bir anlayış var. Metodolojik olarak bunu yapabildiğimizi, gördüğüm kadarıyla söyleyemiyorum.”

10) Sosyolojinin diğer disiplinlerle ilişkisi var mıdır? Varsa hangileriyle var? Diğer disiplinlerden farkı nedir ve onlarla ilişki kurması gerekli midir?

“Kesinlikle ilişkisi vardır. Sosyal ve beşeri bilimlerdeki her bilimle ilişkilendirilebilir. Örnek vermek gerekirse, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümü. Medyanın toplumu kontrol edebilen bir durumda olduğunu görüyoruz. Bu yüzden medya çoğunlukla bu bölümün içeriği olan bir olgu olduğu için, bu bölümle ilgili bilgiye de sahip olmamız gerekiyor. Bu bilgiler vasıtasıyla medyanın etkisini sosyolojik olarak yorumlayabiliriz.”

11) Sizce Sosyoloji toplumun sorunlarını çözmek konusunda iddialı değil mi? Yani toplum birilerinin müdahalesine gerek duyar mı? Sosyoloji var olmasaydı, toplum sosyal sorunlarına kendiliğinden çözüm getiremez miydi?

“Bence çözüm getirilemezdi. Thomas Khun, evren paradigmalarla doludur, insanlar bu paradigmaların farkına varıyor. Der. Bunu soruyla ilişkilendirirsek, sosyoloji de zaten evrende var. İnsanlar bunu belli sınırlar içerisine alıp topluma oradan bakıyor. Toplumlar kendi sorunlarını kendileri halledebilseydi peygamberler ve Kuran’ı Kerim yollanır mıydı? Peygamberlere de birer sosyolog gözüyle bakabiliriz, çünkü onlar toplumları değiştirmeye çalıştı. Ancak peygamber müdahaleleriyle değişemeyen toplumlar da var, Ad, Semud kavimleri gibi. Değişime direnç gösteren toplumlara baktığımızda aşkın bir güç tarafından zorunlu değişime uğratıldığını görüyoruz. Sosyoloji olmasaydı bir toplum değişir miydi, değişirdi ama sosyoloji bu süreci hızlandırıyor.”

12) Türkiye’deki sosyal sorunlar hakkında bilginiz var mı? Varsa bize birkaç örnek verebilir misiniz?

“Türkiye’de genelde siyasi sorunlar mevcut. Hatta ‘üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili.’ Diye bir söylem var. Ancak şöyle sosyolojik bir vaka var: Gündelik bir olayı da siyasi ortama çekebiliyoruz. Örneğin cinsel istismar olayları gibi, veyahut cemaat olayları gibi. Özellikle 15 Temmuz vakası sonrası, insanlar arasında bir güvensizlik probleminde artış oldu. Ancak iletişim kurarak çözülebilecek bazı sorunlar, siyasi kavgalara dönüşebiliyor.”

Bunu siyasetçiler mi yapıyor yoksa toplumdaki insanlar da bunu içselleştirmiş durumda mı? Yani, bizim toplumumuzda herkes artık siyasi bir ayrışmaya gitmiş gibi. Biz siyasi bir toplum haline gelmiş durumdayız.

“Ben de sizinle aynı düşünmekteyim. Artık sosyal medyada, reklamlarda, TV programlarında sürekli bir siyasi alt mesaj mevcut. Bu bizi biraz da dışarıya karşı hoşgörüsüz ve milliyetçi bir toplum olarak gösteriyor. Milliyetçiliğin bir dozu vardır elbette. Bunun fazlası ırkçılıktır. Bunun ise dinimizde ve kültürümüzde yeri yok. Bizim hoşgörü skalamız çok daraldı.”

Aslında biz birazda dünyaya uyum sağlamadık mı bu noktada? Yani, dünyada ulus devletler var ve kendisini ulus devlet olarak nitelendirmeyenler bile aslında bazı noktalarda diğer uluslara karşı gaddarca davranabiliyorlar. Biz böyle siyasi bir topluma dönüşmeseydik kendimizi koruma iç güdülerimiz zayıflamaz mıydı? Bizi bu hale getiren Althusser’in dediği gibi devletin ideolojik aygıtlarını kullanması olamaz mı?

“Katılıyorum size. Devlet ciddi manada ideolojik aygıtları, özellikle medyayı toplum üzerinde çok iyi kullanıyor. Dolayısıyla insanlar gündelik hayatlarını pek yaşayamıyor. Yani bizim gündelik dilimiz siyasileşmiş. Muhabbetlerde hangi parti kaç oy alır, şu köyde şu partiyi destekleyen bu kadar adam varmış gibi cümleler dönüyor. Bunun bizim toplumumuzda bir tık öncesi cemaatlerle ilgiliydi. Öncesinde -hala var olan- cemaatsel ayrışmalar günümüzde parti ayrışmalarına döndü.”

Peki, seksen küsür milyonluk bir ülke tam anlamıyla bütünleşebilir mi? Ayrışacağı noktalar olmayacak mı?

“Kesinlikle ayrışmalar da vardır ve gereklidir. Çünkü her şey zıttıyla kaimdir. Şems olmadan Mevlana anlaşılmaz, yanlış olmadan doğru anlaşılmaz, kötü olmadan iyi anlaşılmaz ve çirkin olmadan güzel anlaşılmaz. Aslında ayrışma şeklinden ziyade zıt görüşlerin varlığı daha evladır. Çünkü bunların bütünleşeceği noktalar olabilir. Türkiye’de din ve etnisite üzerinden yetmişlerde doksanlarda ciddi ayrıştırmalar gerçekleştirilmiş. Bizim de zaten galeyana gelen bir yapımız var. Ancak bunlar aşılabilir…”

Sorularımı cevapladığınız için çok teşekkür ederim.

“Ben teşekkür ederim…”