Dil Öğrenememenin Sosyolojisi

SALİH CANBAZ DER Kİ;


Türkiye’de hepimizin duymaya alışık olduğu bir dil öğrenememe sorunu var. Öyle bir sorun ki, Türkçe dışında herhangi bir dili konuşabilen insana hayretle bakılıyor. Bildiği dillerin toplamı 3-5 olan insanla karşılaşıldığında ise o kişi artık neden Sakarya Sosyoloji’de okuyordur? Onun yeri École normale supérieure, London School of Economics, bilemedin Chicago Üniversitesi’dir. Bu derece kutsaldır dil bilmek Türkiye’de. Halbuki, türev ve integral soruları çözmek bana göre dil öğrenmekten çok daha zor. “Bana göre” demem kendim dil bildiğim için kendime üstünlük atfetmemden değil bilakis dil öğrenmenin gerçekten basit bir şey olduğunu düşündüğümdendir.

Peki Türkiye’de yaşayan herhangi biri ile benim aramda ne gibi bir fark olabilir? Dil bildiğimi öğrenen herkesin dediği gibi, ben Avrupa’da büyüdüğüm için, dolayısıyla Avrupa’da kaliteli eğitim olduğundan mı bu kadar kolay öğrenebiliyorum dilleri? Pek değil.


C. Wright Mills’in (2016) Sosyolojik Tahayyül ile ilgili söylediklerine itimat ediyorsak, o halde dil konusunda da bize bir şeyler söyleyebileceğini aklımızda bulundurmamız gerekir. Mills’in ‘sosyolojik muhayyile’sine göre yaklaşacak olursak meselenin ne bireyin gerizekalı olmasından ne de öğretmenin beceriksiz olmasından kaynaklanmadığını göreceğiz. Mesele Türk toplumunun gündelik alışkanlıkları, davranış örüntüleri, kısacası karakteri ile ilgili bir mesele. Türk toplumunun dil öğrenmeye engel bazı davranış ve tutumları olduğunu görüyoruz. Bu davranış ve tutumların ülkede yerel anlamda bir bilginin üretilmesini de imkansız kıldığını görüyoruz.


***


Bilgi üretememe meselesini de dil öğrenememeyle birlikte düşündüğümüzde Türkiye’deki sorunun sadece dili öğrenememekle ilgili bir sorun olmayıp dil fenomeninin bizzat kendisiyle ilgili olduğu görülür. Mesela, kendi dilini konuşabiliyor olmak o dilin bilindiği anlamına gelmez. Konuşuyordur ama o dile vukufiyeti antropolojik alandadır. Madem sosyoloji modern toplumların bilimi, o halde sosyolojik muhayyileyle baktığımızda Türklerin medeniyet düzleminde kendi dillerine vakıf olmadıkları görülür.


Anlattığımı örneklerle desteklemek adına, bir metnin bütüncül anlamda okunamaması örneğini vermek isterdim ama daha bu aşamaya geçmeden evvel çok vahim bir durum olan –de/-da ve -ki eklerinin ne zaman ayrı ne zaman bitişik yazılacağının bilinmemesi, bilinse de akış içerisinde bunun doğru bir şekilde uygulanamaması meselesine değinmek gerekir. Bu eklerin yanlış yazıldığını gördüğüm her sefer bana bir fenalık çöktüğünü itiraf etmeliyim. Bu derece basit bir kuralın neden uygulanamadığını hep düşündüm. Sonuçta ben Yunanistan’da eğitim gördüğüm 12 sene boyunca 6-7 tane türevi bulunan “i” (ι, η, υ, ει, οι, ϊ, ϋ –zorlasam birkaç “i” daha türetebilirim-) ve 2 tane türevi bulunan “e” (ε, αι) harflerinden kelime içerisinde uygun olanını yazabilmek için boğuştum, uygun olanını yazamayınca da yakışanı yazmakla yetindim. 6 tane “i”, 2 tane de “e” ile boğuştuğum bu dünyada -de/-da ne ola ki?


Bu basit ama acınacak meseleyi anladığımıza göre daha karmaşık meselelere girelim. Meselenin bu kısmı daha çok entelektüel uğraşlar içerisinde olan ama dil öğrenemeyenleri ilgilendiriyor. Vaktizamanında Edebiyat Sosyolojisi dersini aldığımda, sadece yazılmış bir şeyin değil aynı zamanda bir sinemanın, bir rüyanın, hatta bir insanın metin olarak okunabileceğini öğrenmiştim. Bu, hocamızın anlattığı veya benim bir yerde okuyup da öğrendiğim bir şey değildi. Bu, edebiyat sosyolojisi yapabilmenin ön şartıydı, hatta sosyolojik muhayyile dediğimiz şeyi de mümkün kılan bu melekeydi. Hatta ve hatta bu meleke insanın dil öğrenmesini de kolaylaştıran bir şey.


Burada bahsettiğim fenomenlerin metin olarak okunmasının ne anlama geldiği sorulacak olursa, metnin demin de belirttiğim gibi bütüncül bir şekilde okunabilmesidir. Amiyane tabirle, büyük resmin görülebilmesi, antropolojik meleke olan okuma yazmanın ötesine geçip o metnin anlaşılmasıdır. Bu, o kadar önemli bir melekedir ki, bilimsel bir makaleyi bu melekeye sahip olmadan okursunuz ama bir romanı bütüncül bakmadan, yani yazarın kendisi okunmadan anlaşılamaz.


Bu anlamda bir insanın metin olarak okunması, o insanın ontolojisinin kapısının çalınması, o ontolojinin içerisine girildiğinde o insanın sergilediği davranışların o ontolojinin ürünü olduğunun farkına varılmasıdır, ki bu da bizi sosyolojik muhayyileye götürür. Zaten, Mills değil miydi, biyografinin tarihsel bağlamdan bağımsız okunamayacağını söyleyen?

Dil öğrenmek/bilmek de aslında, dil öğrenen kişi entelektüel olmasa da farkında olmadan öğrenmekte olduğu dilin ontolojisine girmesiyle mümkün olabilen bir şey. Anadilinden farklı bir dili konuşmak, söylemek istediğin cümleyi anadilinde düşünüp, sonrasında yabancı dile çevirmekle mümkün olan bir şey değildir. İnsanın kendi anadilini konuşması, o dili konuşan toplumun içerisinde bulunmuş olmasıyla mümkündür. Bu şekilde farklı bir dili konuşmak da, o dilin ontolojisini ziyaret etmekle mümkün olacaktır.


***


Peki Türkler bunları neden yapamıyor? Erol Göka, Türk’ün Göçebe Ruhu kitabında bu durumu, Türklerin tarihten beri süregelen sözlü kültürünün baskın olmasına bağlıyor. Ülkede “satılık ev” tabelaların bile üçte biri bu sözlü kültür nedeniyle yanlış yazılmaktadır (2019, s. 196-197). Ancak ben, bunun yanında bir faktör daha görüyorum. Sözlü kültür Türkler’de yazılı kültüre göre her ne kadar daha baskın olsa da, bu durumun yıllar geçtikçe daha vahim hale gelmesi sadece sözlü kültürün baskınlığıyla açıklanamaz.


Burada ülkede yapılan harf ve dil devrimlerindeki hatayı dile getirmek gerekir. Okuma-yazmanın kolay öğrenilebilmesi gerekçesiyle yapılan harf devrimi, okuma-yazmayı kolay bir şekilde öğrenebilmeye vesile olmuş olsa da insanlar yazıldığı gibi okunmayan herhangi birşeyi öğrenmekte ciddi zorluk çeker hale geldi. Bunun yanında eski alfabede ikişer çeşit bulunan “H”, “K” “N” vs. seslerinin tek harfe düşürülmesi, insanları kökeni yabancı bir dile dayanıyorumuş gibi “Hakkari”, “vaka” gibi kelimeleri yanlış telaffuz eder hale getirmiştir. Kendi dilinin kelimelerini yanlış telaffuz eden diğer dillerdeki kelimeleri nasıl telaffuz etsin? Halbuki, modernleşme sürecine Türkiye gibi sonradan girmiş birçok milletin alfabesi ve yazı sistemi Türklerinkinden daha karmaşık olmasına rağmen bugünkü şartlarda okuma yazma oranı diğer ülkelerinkinden farklı değildir. Bu yüzden sırf okuma-yazmanın daha kolay öğrenilebilmesi için yazı sistemini bu derece basitleştirmek, matematiğin kolay öğrenilebilmesi için dört işlemin dışına çıkmamak gibi bir şeydir.

Dil devrimindeki sadeleştirme uygulamalarına bakıldığında ise dilde sadece etimolojik anlamda Türkçe kelimeleri bırakıp diğerlerini ihraç etmek ve onlar yerine yeni kelimeler icat etmek aslında insanın dahil olabileceği farklı ontolojileri saf dışı bırakmak gibidir. Türkler bugün sadece kendi dünyalarında varlar. Kendileri dünyayı nasıl görüyorsa diğer insanların da o şekilde gördüğünü zannederler. Bu yüzden de benim dil bilmem Avrupa ülkesinde eğitim görmüş olmama bağlanıyor.


Halbuki, ben yaşadığım bölge itibariyle üç dille birlikte büyüdüm, ilkokula başladığımda üç dil biliyordum, dolayısıyla üç farklı ontolojiyi aynı anda tam anlamıyla tanımasam da, o ontolojilerin kapılarından içeri girmişliğim olmuştu. Başka dilleri öğrenmem de bu üç dil sayesinde kesbettiğim melekeden dolayı daha kolay oldu. Türkiye’deki Türkler ise tek bir ontolojiye hapsedilmişler, kendi ontolojilerinden dışarı çıkamayınca, dünyayı o ontolojiden ibaret saymışlar, öyle ki o dünyanın da bir ontoloji olduğunun farkına varamamışlar. Sonra da her biri bir ontolojinin ürünü olan yabancı dilleri neden öğrenemediklerini sorgular hale gelmişlerdir?

Türkler öyle bir ontolojik kopuş yaşamıştır ki, ilk başta dile getirdiğim kendi dilini bilememe durumu bir trajikomik duruma dönüşmüştür. Bununla ilgili her gün bir örneğe rastlamak mümkün olsa da, çok ilgimi çeken bir örnekte, bir arkadaşım Twitter’da birinin bir konuda çok şey söylemesini “methiyeler düzmek” şeklinde ifade etmişti. Evet, bir Türk, methiyeler düzmek deyiminin övgüler yağdırmak gibi bir anlama geldiğini bilmiyor. Bilmemekle kalmıyor, bunun gibi daha birçok Türkçe deyimi yanlış bir anlamda kullanıyor, bunları dinleyen insan da yanlış halleriyle kabul ediyor. Aslında kimse doğru konuşmuyor ama herkes herkesin ne dediğini anlıyor.


***


Bauman’ın küresel insanı “turist” olarak nitelendirmesine binaen “Evet ama biz Türkler küreselleşme öncesinde de böyleydik, o şehirden bu şehre gittiğimiz yetmiyormuş gibi hızımızı alamayıp dünyanın dört bir yanına gitmekte de beis görmezdik” diyor Erol Göka haklı olarak (2019, s. 170). Küresel toplumun haz ve hız toplumu olmasının yanına Türkün göçebe ruhu eklendiğinde Türk için dil öğrenmek daha da imkansız hale geliyor, çünkü Türkler fast-food restoranına gidiyormuş gibi bir dili öğrenmek için hızlandırılmış dil kurslarına gidiyor. Dil öğrenmeyi öğrendikten sonra, dil gerçekten de 6 ay gibi kısa bir süre içerisinde muayyen bir seviyede öğrenilebilir ancak dil öğrenmeyi öğrenmemiş bir insanın bunu bu kadar kısa bir sürede başarması mümkün değildir. O halde Türklerin göçebe tavırlarının yanında, hız ve haz toplumuna adapte olmuş olmasının da dil öğrenmenin önünde engel teşkil ettiğini görüyoruz.


***


Sonuç olarak Türklerin, bu bahsettiğim karakteristik özellikleri bilgi üretmelerine de dil öğrenmelerine de engel oluyor. Merkezi sınavların test usulü yapılmasının yadırganmadığı, ALES gibi bir sınavın varlığının normal karşılandığı bir ülkede korkarım ki, bu dil öğrenememe ve bilgi üretememe sorunu yaşanmaya devam edecek.


Bunları yazmakla, Türklerin karakteri yapısal anlamda aynı kaldıkça hiç dil öğrenemeyeceklermiş gibi bir izlenim uyandırmış olabilirim. Ancak unutulmamalıdır ki, her toplumda, toplumun ortalamasının üzerine çıkan insanlar mevcut. Bu, sınırların dışına çıkabilme durumu, aslında zihinsel özgürleşmeyle birlikte mümkündür. Bu anlamda toplumun sınırlarının dışına çıkıp, dil öğrenebilmek için kimseye sihirli bir çözüm sunamasam da Jacques Rancière’in (2018) Cahil Hoca kitabında anlattığı hikaye belki birilerine ilham olur. Rancière 19. yy’da Fransa’dan Belçika’ya sürgün edilen bir devrimci olan Jacotot üzerinden zihinsel özgürleşmenin imkanını anlatır. Jacotot Belçika’ya sürüldüğünde Flamanlar’a Fransızca öğretmek üzere kısmi zamanlı bir iş bulur. Ne var ki, Flamanlar tek kelime Fransızca bilmemelerinin yanında Jacotot da tek kelime Flamanca bilmemektedir. Fakat en nihayetinde Flamanlar’a Fransızca’yı öğretir. Çünkü Jacotot için asıl mesele zihinlerin özgür olmasıydı. Nasıl ki, bir insan ana dilini hiçbir dil bilmeden öğrendiyse, Flamanlar da bu şekilde Fransızca’yı öğrenebilirdi.


“Fransızca’nın temeline dair hiçbir şey açıklamamıştı “öğrencileri”ne. Ne imlayı açıklamıştı, ne de fiil çekimlerini. Öğrenciler bildikleri dildeki kelimelere karşılık gelen Fransızca kelimeleri kendi kendilerine aramış, çekim eklerinin ne anlama geldiğini kendi kendilerine anlamışlardı. Fransızca cümle kurabilmek için kelimeleri ve çekimleri nasıl kullanmaları gerektiğini tek başlarına öğrenmişlerdi. Kitapta ilerledikçe cümleleri ve imlaları düzeliyodu; yazdıkları cümleler de öyle öğrenci cümlesi değildi hani, düpedüz yazar cümleleriydi (s. 11).


Jacotot’nun bu durumda öğrencilerine sağladığı tek şey, zihinsel özgürleşmeydi. Yoksa dilin kendisiyle alakalı hiçbir şey söylememişti. Ki ona göre zihinsel özgürleşmeyi sağlamadan bir şey öğretmek “apttalık”tır. Uzun lafın kısası, Rancière “İnsan, organların hizmet ettiği bir zekadır” doksasına karşı çıkarak “zeka iradeye hizmet eder” önermesini geliştirir. (2018, s. 58-61). Bu iradenin meydana gelebilmesi için de zihinsel özgürleşme şart. Ne var ki, şu anki durumda zihinsel özgürleşme ancak bireysel çabalarla, bireysel düzlemde mümkündür. Ülkede yapısal anlamda dönüşüm gerçekleşmedikçe zihinsel özgürleşmeye de kavuşamayacağız.


KAYNAKÇA

Göka, E. (2019). Türk'ün Göçebe Ruhu. İstanbul: Kapı Yayınları.

Mills, C. W. (2016). Sosyolojik Tahayyül. İstanbul: Hil Yayınları.

Rancière, J. (2018). Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders. (S. Kılıç, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.

221 görüntüleme