Eğitim Ve Sosyoloji

Emine Ceylan DER Kİ;

Eğitim yüzyıllardan beri pek çok farklı toplum ve kişi tarafından farklı yorumlanmış farklı bakış açılarından bakılmış bir kurumdur. Her tür millet, onu tanımlamaya hizmet edebilecek kendisine özgü bir eğitime sahiptir. Fakat yine de ortak bir tanım yapmak gerekirse her toplum için eğitim; toplumun, çocukların kalbinde kendi varoluşu için temel koşulları hazırladığı bir araçtır. Eğitim, yetişkin nesillerin henüz olgunlaşmamış genç nesil üzerinde uyguladığı etkidir. Kısacası eğitim genç neslin toplumsallaşmasıdır.

Emile DURKHEIM Yahudi kökenli Fransız sosyologdur. Modern sosyolojinin kurucularından sayılmasının yanı sıra yaşamı boyunca pedagoji de öğretmiştir. Durkheim’ın eğitime bakış açısı ise son derece toplumsaldır. Fakat bir eğitimci olarak hiçbir zaman milli amaçları insani amaçlardan üstün kılmaya çalışmamıştır. Ona göre eğitimin toplumsal olduğunu söylemek, eğitim programı formüle etmek değil, bir olgusal gerçeği saptamaktır ve toplumsallaşma esnasında bireyselleşmenin de mümkün olduğu görüşündedir.

Şüphesiz her birimizin içinde biri bireysel varlık, diğeri ise içinde bulunduğumuz grup ya da grupların kişiliği olmak üzere iki varlık vardır. Bunların bütünü toplumsal varlığı oluşturur.

Toplumsal varlık ilk çağlarda şekillenmemiş, her yeni nesille birlikte toplum kendini yeniden inşa etmiştir. Toplumun yeni doğan bencil ve asosyal varlığı hızlı bir şekilde yeni bir varlığa dönüştürmesi gerekir. İşte eğitim bunu ortaya koyar. Çünkü kalıtım, eğitimle aktarılabilecek karmaşık becerileri aktarmakta yetersizdir. (s.9) İnsanın kendiliğinden edindiği nitelikler ise aklın nitelikleridir. Bu niteliklerin toplumdan topluma ve her durumda farklılık göstermesi, toplumların ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıktıklarının bir kanıtıdır. İnsan bilgiye duyduğu açlığı toplum ancak bu hissi onda uyandırdığı zaman öğrenmiş, toplum da ancak kendinde bu ihtiyacı hissettiğinde insanda söz konusu hissi uyandırmıştır. (s.58) Özetle insan sadece toplum halinde yaşadığı için insandır.

Eğitim esas olarak toplumsal bir işlev olduğu sürece devletin eğitime karşı ilgisiz kalması söz konusu olmayacaktır. Burada devlete düşen görev, eğitimi bireylerin hizmetine sunmak, devamını sağlamak ve kişileri bu konuda daha bilinçli kılmaktır.

Durkheim söz konusu eğitim biliminin, büyük ölçüde psikolojik bir bilim olmasını sorgulamamaktadır. Çünkü sırf psikoloji yaklaşımını izleyen bir kimse, eğitimin iki boyutundan yalnızca biri üzerinden eğitime yaklaşmaktadır. Eğitim toplumdan topluma mekanizma olarak değiştiğine göre, eğitimin toplumsal bir olgu olduğu su götürmez bir gerçektir ve bu sosyolojinin alanına girmektedir. Bilimsel olarak eğitimin incelenmesi için sosyoloji psikolojiyle beraber çalışmalıdır. Çünkü psikoloji toplumsal açıdan yetersiz kalmaktadır.

Durkheim’ın pedagojiden ne anladığına gelinecek olursa, ona göre pedagoji, eğitim biliminin eğitim faaliyeti üzerindeki sistematik tepkisi, psikoloji ve sosyoloji sonucunda eğitimin idaresi veya reformlarına yönelik prensiplerin peşinde koşan derinlemesine düşünce çalışmasıdır ve idealisttir. Eğitim ve pedagoji sıklıkla karıştırılmaktadır. Eğitim, ebeveyn ve öğretmenler tarafından çocuklar üzerinde her an uygulanan, genel bir eylemdir. Pedagoji ise eylemlere değil, teorilere dayanmaktadır. Bu teoriler eğitimi uygulamanın değil ancak tasarlamanın yollarıdır. O halde eğitim, pedagojinin sadece bir konusu olmakla birlikte pedagoji de eğitim fenomeni üzerine düşünmenin belli bir yolundan ibarettir. (s.78) Rutin, ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. Eğitimi bu rutinden kurtaracak karşıt güç ise derinlemesine düşüncedir. Pedagojik düşünce bu yüzden doğmuştur ve yararlı olabilmesi için kendisine uygun bir kültüre sahip olması gerekir. Pedagojinin rolü pratiğin yerine geçmek değil, pratikte meydana gelen boşlukları doldurmak ve ona ışık tutmaktır.

Eğitimi yapmacık hâle getiren olgular vardır ve sosyolog, ilk olarak bu olguları değiştirmeye çalışmaktan ziyade bunların neden bu şekilde var olduğunu anlamaya çalışmaktadır. O halde sosyolojiden esinlenmiş pedagoji çocuğun mekanikleştirilmesinde ısrar etmek konusunda herhangi bir risk oluşturmamaktadır.

Durkheim Ahlak Eğitimi üzerine on sekiz dersten oluşan bir eser bırakmıştır. Böylece ahlaki yaşamın karmaşıklığını ve zenginliğini göstermeyi başarmıştır. Örneğin insanın hayvani doğasını sınırlandıran ve onun bu doğasının aleyhinde olan bu ahlaki güçlerin insan açısından, aynı zamanda güçlü bir büyülenme yarattığını ahlaki gerçeğin bu iki yönünün yükümlülük ve iyilik kavramlarına karşılık geldiğini göstermiştir. Durkheim farklı ve çelişkili unsurların ahlak temelli medeniyetin zenginliği içinde bir arada olduğunu savunmuştur ve Epikürizm’in şart olduğunu söylemiştir.

Ahlak eğitiminden sonra “İlkokulda Entelektüel Eğitim” dersini kaleme alan Durkheim, entelektüel eğitimin kabul edilebilir bir formülleştirme düzeyine ulaşmasını güç buluyordu. Çünkü bizim demokrasimizde entelektüel ideal sınırları ahlak ideali sınırlarından daha kötü tanımlanmıştır ve konu çok yenidir. Bu nedenle Durkheim bu konuya bir amaç sağlamak için ilkokulun başlangıç noktasını incelemektedir. Birtakım temel becerileri şart koşmakta ve “kategoriler” kavramını kullanmaktadır.

Başlangıç seviyesindeki entelektüel eğitim iki türe ayrılmaktadır; kitleye yönelik ilköğretim ve seçkinlere yönelik ortaöğretim.

Ona göre gerçek entelektüel oluşumun şartı; öğretmenden öğrenciye pozitif bilgi aktarımı ve konunun çocuk tarafından özümsenmesidir. Bunun nedeni, anlamanın sosyolojik çözümlemesinin pedagojik sonuçlarının olmasıdır. (s.31) İlköğretimin özlüğü doğrudan sadede gelmeyi gerektirmektedir ve ilköğretim aklın esas yapısını oluşturduğu için en felsefi eğitim olmalıdır.

Günümüz Fransa’sında en can sıkıcı sorunları yaratan ise seçkinlere yönelik olan eğitimdir. Durkheim da son derslerinden birini bu meselelerin ele alınmasına adamıştır ve kitabın son bölümünü de bu konu oluşturmaktadır. Bu ders “Fransa’da Ortaöğretimin Evrimi Ve Rolü” üzerinedir. Durkheim’ın burada üzerinde durduğu; ortaöğretimin ilköğretimden daha karmaşık olduğu, birden fazla öğretmen ders anlattığı için bütünlüğün sağlanmasının zor olduğu ve her öğretmenin kendi uzmanlığını öğretmeye çalıştığıdır. Durkheim son olarak zihinlerin uzmanlaştırılmaması gerektiğini söyler. Çünkü zihinlerin 17. Yüzyıldaki şekillendirme biçimi günümüze uymamaktadır. Bu nedenle de Durkheim, öğretmenler arasında ortak bir duyarlılığın şart olduğunu savunur.

Tüm bunların yanı sıra şunu da akıldan çıkarmamak gerekir ki, her ne kadar eğitim genel anlamda toplumsal bir olgu olup, toplumdan topluma değişiklik gösterse de günümüzde bu durumun sınırları daralmakta ve sınırlı insan örneklemine rastlanmaktadır. Bir nevi yapay insan modeli oluşmaktadır. Bu konuda da duyarlılığın şart olduğu bir gerçektir.

KAYNAKÇA

DURKHEIM, Emile (2016). Eğitim ve Sosyoloji, (çev: Pelin Ergenekon),1.Baskı. İstanbul: Pinhan Yayıncılık.