“Fahrenheit 451” Kitabının Sosyolojik Açıdan İncelenmesi

Seher PİYASLI Der Ki;

Ray Bradbury’nin 1951’de kaleme aldığı önemli bir bilimkurgu romanıdır. Kitabın adı içeriğiyle yakından ilişkili olarak ‘kitap kâğıdının tutuşup yanma sıcaklığı’ anlamına gelmektedir. Kitap önemli bir distopya örneğidir. Yani gelecekte olabilecek olumsuz toplum modelini ele almaktadır. Kitaba göre; İtfaiyeci mesleğinin varoluş amacı yangınları söndürmek iken ilerleyen zamanlarda evler yangına dayanıklı hale getirildikten sonra itfaiyecilerin görevleri de yangın çıkarmak olarak değiştirilir. Distopik toplum modelinde insanlar eşit olması gerektiğini savunan iktidar, insanların sorgulamasının önüne geçerek itfaiyecileri evinde kitap bulunduran evleri yakmakla görevlendirir. İktidara göre insanlar, kitap okumayarak eşit hale getirilebilir. Kitapların yakıldığı, insanların totaliter kişiler tarafından yönetildiği coğrafya; Orta Çağ’daki skolastik düşünce yapısı ile de büyük benzerlikler göstermektedir. Her 2 dönemde de kitaplar yakılır, kitapların yakılması insanların bilgisizliğine yol açar ve bilgisiz insanlar da diktatörler tarafından kolayca yönetilirler.

Bu distopik toplum yapısında kitaplar ve yazılar insanları mutsuz eden nesneler olarak gösterilmektedir. Devlet okuyan ve düşünen insandan korkmaktadır. Bu yüzden devlet görevlendirdiği görevlilerle, insanları televizyon sistemiyle, haplarla uyuşturmakta ve boyunduruğu altına almaktadır. Televizyon programlarında izleyicilere, cevaba yönlendiren anlamsız sorular sorulur. Bu cevabın sorunun içinde olduğunu fark etmeyen kitleler, soruyu cevapladıklarında bunu kendi başarıları olarak görür ve mutlu olurlar. Böylece insanlar sistemi sorgulamadan kabul ederler. Bu sistemi insanlara kabul ettiren bir başka yöntem ise; toplumun kendilerini uyuşturacak ilaçlar almasıdır. Böylece düşünmenin ve sorgulanmanın önüne geçerek insanların isyanları bastırılır. Burada Antonıo Gramsci’nin ‘hegemonya’ kavramından bahsedilebilir. Gramsci’nin ideolojik hegemonyasına göre kitle iletişim araçları yönetici elitlerin güçlerini sürdürmekte kullandıkları araçlardır. Hegemonya, zorlama sonucu değil devletlerin güç odakları etrafında o gücün etkisini kabul ederek kendi rızaları ile oluşturdukları bir ilişki sistemidir. Kitapta da insanların her gün televizyon izleyerek ve haplarını içerek bu sisteme rıza gösterdiklerini söyleyebiliriz.

Devlet toplumu kendi istediği düzeyde şekillendirir ve insanların kendisine itaat etmesi için korku salar. Bu durum Michel Foucault’un kendi sosyolojisinde bahsettiği görünmeyen ama hissedilen iktidar modeliyle bağdaştırılabilir. Foucault, bir metafor olarak ‘panapticon’adını verdiği hapishane modelinden bahseder. Bu üçgen yapıya benzeyen hapishanenin gözetleme kulesinde mahkumları 7/24 izleyen bir gardiyan olduğu söylenir. Oradaki mahkumların kaçmak için bir girişimde bulunmadıkları gözlemlenir. Oysaki o gözetleme kulesi boştur ve orada hiç kimse yoktur. Foucault’un bahsettiği iktidar kendini göstermez ve toplumda baskı kurmaz. Sadece kendini hissettirir ve insanlar kendi rızaları dâhilinde bu iktidarı kabul ederler. Fahrenheit 451 kitabında bahsedilen bu iktidar biçimini Foucault’un tanımladığı iktidar biçimiyle bağdaştırabiliriz.

Günümüz toplumuna dolaylı yoldan sert bir eleştiride bulunan eser, büyük televizyonlu ama kitapsız bir dünyanın toplum üzerindeki değişikliklerini göstererek de geleceğe ışık tutmaya çalışır. Şuan içinde yaşadığımız toplumu ele aldığımızda; kitle iletişim araçlarına olan bağlılık kitaplara olan bağlılıktan daha fazla olduğu göze çarpmaktadır. İnsanlar araştırıp sorgulamak yerine kendilerine verilmiş hazır bilgileri tercih etmektedir. Bu durum ise toplumun hayal gücüne ve yaratıcılığına zarar vermektedir. İşte burada Ray Bradbury’nin ele aldığı distopik toplum yapısıyla günümüz toplum yapısında birçok noktada benzerlikler görülmektedir.

57 görüntüleme