İbn Haldun’un Toplum Analizi

Ruslan Shaymerdankulov Der Ki;

Bedevi ve Hadari Toplum Ayrımı

İbni Haldun’a göre, toplumlar tarihte iki esas üzerine incelenmelidir. Bedevi (göçebe) toplumlar Hadari (yerleşik) toplumlar. Bedevi toplumlar, çöl halkları sürekli konargöçer topluluklardır. Hadari toplumlar ise, yerleşik şehir halklarıdır. İbni Haldun bu toplum yapılarını ele alarak kendi tarih felsefesini şekillendirmiştir. Nitekim kendisi kuzey Afrika’daki konar-göçer aşiretleri çok iyi bilmektedir. Hatta ünlü eseri Mukaddime’yi yazmadan önce bu kabilelerle konup göçmüştür. Onları içerden gözlemlemiştir, müthiş bir müşahede yeteneği vardır. O dönemin bilim adamlarında olmayan bir yeteneğe sahiptir. Çünkü 14. yüzyıl skolastizmin, dogmatizmin daha ortadan kalkmadığı bir yüzyıldır. O dönemde gözlem ve deneye hiçbir kıymet verilmemiştir. Fakat İbn Haldun tarihin esasının gözlem ve tecrübe olduğunu Mukaddime eserinde anlatmıştır. İbni Haldun, bedevileri tarif ederken, “mağaralarda, ormanlarda, sahrada ve çadırlarda, yurtlarda, köylerde, küçük yerleşme merkezlerinde otururlar” demektedir. Demek ki ona göre göçebe ve göçmen olmak şart değildir. Çünkü yerleşik hayatta yaşayan bedevilerde vardır. İbni Haldun’a göre asıl olan bedevi hayattır. Hadari hayat sonradan ortaya çıkmıştır. Haderi hayatın kökü, kaynağı ve çekirdeği bedevi hayattır. Çünkü yeryüzünde hadari hayatın bulunmadığı dönemlerde bedevi hayat vardı. Hadari hayat söz konusu bedevi hayatın bir biçimde değişmesinden ve gelişmesinden meydana gelmiştir. Yalnız bedevi hayat hadari hayatı oluşturduktan sonra ortadan kaybolmamıştır. Tersine varlığını sürdürerek yaşamakta böylelikle bu iki hayat tarzları biri diğerini beslemektedir. Bu iki yaşama biçimi arasındaki münasebetler çok eski zamanlardan beri süregelmiştir. Bu iki toplumsal hayat arasındaki mücadeleler, tarih, devlet ve ümran bakımından son derece önemlidir (Uludağ, 2015, s. 103). Bu iki yaşam tarzını hesaba katmadan tarihi, mülkü ve ümranı izah etmek imkânsız gibi gözükmektedir. Burada hemen işaret etmek gerekir ki, İbni Haldun, bedevilere yönelik vahşi bedevi kavim ve kabileler derken herhangi bir küçültücü, kusurlu ve hor görme hakaret şeklinde kastetmemektedir. Bu kelimelere ahlaki değil, sadece içtimai manalar vermektedir. Hatta bedevi toplumları haderi toplumlardan daha üstün dayanışma yönünden güçlü olduklarını tanımlamıştır. Bu durum aynı zamanda İbniHaldun’un bir özelliği de olmaktadır. Ona göre hadarilik ve medenilik az çok insanı fazilet ve meziyetleri zaafa uğramakta, davranışları değişmekte doğallığı bozulmaktadır (Uludağ, a.g.e., s. 105). Hadarilik hadaret kelimesi, medeniyet ve kültür manasına da gelir. İbni Haldun’un hadariligi kültür olarak ele alması bedeviliğe mahsus olan kültürden farklı olduğu için, yerleşik kültür demesidir. Hadarilik, medeniyetin olduğu kentsel hayatı temel almaktadır. Hadarilik’te lüks hayat ve bolluk hâkimdir. Refah, lüks ve bolluk ise üretimin çoğunluğundan ileri gelir. Bu bağlamda İbni Haldun kentteki bireylere olumsuz yaklaşımda bulunur. Örneğin: bu fertler şehirlerde ticaretle uğraştıkları için, ikiyüzlülüğü öğrenirler zevke düşkün, tembel, katı yürekli olurlar. Zaman içinde şehir hayatında eriyip, bazen de yok olurlar. Bu yüzden İbni Haldun’a göre şehirler, toplumların mezarlığı gibidir. Diğer yandan bedeviler hadarilere göre hayırsever ve iyiliğe daha yakındırlar ve kırlarda yaşadıkları için kendi toplumları dışındaki toplumlara da güvenmedikleri için daha cesurdurlar(Uludağ, a.g.e., s. 106). Bu bağlamda İbni Haldun’un Riyaset ve Mülk ayrımı önemlidir. İbni Haldun devlet kurumunun ortaya çıkmasında riyaset ve mülk ayrımı yapar ve bedevi toplumlarda ortaya çıkan otorite tipine riyaset adını verir. Mülk ise şehirleşmiş daha karmaşık toplumlarda ortaya çıkar. Burada İbni Haldun’un kast ettiği mülk kavramı hadari bir toplumu bir melik yani hükümdar sultan yönetir, bu melikin bir devlet teşkilatı vardır. Bedevi toplumlarda ise başta bir reis vardır; bu reis, sırf yaşlılık ve tecrübeden dolayı değil, başkalarına güvenini kazandırması, belli bir soydan gelmesi çeşitli zorluklar ve mücadeleler sayesinde reis olur. Reisin bedevi topluluğu sevk ve idaresi tamamen, rehberlik tarzındadır. Ancak bu reisin devlet teşkilatı bulunmaz. Gerektiğinde bütün o kabilenin yaşlısı, genci, kadını erkeği bu reisin etrafında kenetlenirler. İbni Haldun’a göre riyaset zaman geçmesi ile mülke dönüşür diyor çünkü riyasetin esas hedefi mülke sahip olmaktır ve buna hiçbir gücün engellemesinin mümkün olmadığını belirtir (Taşdelen, 2015, s. 49, 51).

Asabiyet Kavramı

Asabiyet, bir kabilede veya toplulukta yaşayan fertlerin bir arada yaşamaları, birleşmeleri, ortak bir fikir ve düşünce etrafında hareket etmeleri manasına gelir. İbni Haldun bedevi ve haderi toplum analizi yaparken, bedevi toplumların kan bağı, soy, akrabalık ve aileye önem verdiğini belirtir. Bu dayanışmanın enerjisiyle ortaya asabiyet (El- Asabiye) dediği kavram ortaya çıkar. Asabiyet bir bakımdan bu toplumların tutkunluk gücü olarak da kabul edilir. Cahiliye devrinde asabiyet kavramı az da olsa kullanılmıştır (Uludağ, a.g.e., s. 95). Kuran-ı Kerim’in hiçbir yerinde söz edilmese de, Hz. Peygamberimizin hadislerinde rastlanılmaktadır. Bu duruma dikkat edilecek olursa, Arap içtimaiyat hayatında çok fazla yer verilmemiştir. Çünkü İslami davayı engelleyen ve zorlaştıran İslam dinine aykırı görülen vasıfları reddedilmiştir. İbni Haldun düşüncesiyle meseleye bakılırsa İslamiyet asabiyetin zararından çok daha faydasın görmüştür. Hâlbuki İslam devletleri hususi olarak Küreyiş, Mudar ve Arap asabiyetine dayanmasaydı hedeflerine ulaşamazlardı. İbni Haldun’un asabiyetten kast ettiği mana, farklı manalarda yorumlanmıştır. Mukaddimenin farklı dillerdeki çevirilerinde şu şekilde kullanılmıştır: Hizip hissi, zümre ruhu, kabile vs. tercüme edilmiştir. Türkçeye bazen “cinsiyet” şeklinde aktarılmıştır. Osmanlı tarihçilerinden Piri zade ve Cevdet Paşa asabiyet kelimesini tercüme etmeden olduğu gibi kullanmışlardır. Birçok Türk tarihçileri de “kavimlerin şevket ve kudreti”, yakın akraba bağı olarak da kullanmışlardır. Bazı batı

düşünürlerine bakacak olursak, Von Kremer, asabiyete karşılık “cemaat hissi”, milliyetçilik fikri, tabirini kullanır. H. Ritter, tesanüt ve dayanışma hissi, M. Halpern, hizip tesanütü, S.H. Bahş-H. Han Şirvani, cemaat ruhu, E. Gellner, askeri ruh olarak kullanmışlardır (Uludağ, a.g.e., s. 97). Zeki Veli Togan, asabiyet kavramı için şu tariflere yer vermektedir. “Asabiyet kavramı dayanışma, ideolojik ve dini tesanüt, kavimi ve milli birlik hissi, içtimai tesanüt, devlet kuran milletlerin enerji kaynağı, devlet kuran irade ve kudret, sahibine heyecan veren ve müspet ideolojileriyle beslenen kitlelerin dinamik kudreti” (Uludağ, a.g.e., s. 99). Aslında tanımların hepsi doğruya yakın tanımlardır. Araların da önemli fark bulunmamaktadır. Fakat bu söylemler ve tercümeler asabiyetin tam karşılığı olarak değil, onun ne tür işler gördüğü ne tür tesirler bıraktığını kabul etmek gerekmektedir. Asabiyetin en beliğin tanımı insanlar arası sürekli yardımlaşma ve tabiattan gelen bir koruma hissi, şuuru ve inancıdır. İbni Haldun da asabiyetin tanımını yaparken, “himaye, müdafaa, mutaliba ve ortaklaşa yapılan her türlü içtimai faaliyet o sayede husule gelir. Memleketlerin fethi, zaptı, istilası, işkâlı, zaferlerin kazanılması bu şekilde tahakkuk eder” diyor (Uludağ, a.g.e., s. 99, 103). Böylece asabiyetin ne olduğundan çok ne iş gördüğü izah edilmiş oluyor. Demek ki asabiyet kavramını milliyetçiliği savunanlar milliyet fikri, muhafazakârlar ise, cemaat ruhu olarak günümüze dek kullana gelmişlerdir. Asabiyet sabit değil, değişken bir mana içerendir, sakin değil, hareketlidir. İbni Haldun “Âlemde hiçbir şey değişmeden tek bir vetire üzerine kalmaz” şeklinde umumi hükmünün içinde asabiyetinde mana değiştireceğini kastetmiştir (Uludağ, a.g.e.,s. 101,105). İbni Haldun asabiyetin bedevilerde yaygın olduğunu ve bedevilerin ortak hareketleri sayesinde oluşacağını söyler. Hadarette yani şehirlerde yaşayan insanlar, kendilerine gelebilecek saldırılara karşı bir takım önlem olarak, polis teşkilatı ve ya koruma asker, duvarlarıyla korunabilmekteyken, bedevilerde bu tür yapılara rastlanmaz. Hadarette siyasi hiyerarşiye bağlı iken, bedevilerde böyle bir durum söz konusu değildir. İbni Haldun’a göre, asabiyetin nihai gayesi mülktür. Ne var ki, asabiyeti, henüz mülkü tam anlamıyla ulaşmadan, azaltan ya da yok eden iki durum söz konusudur. Bunlardan birincisi, lüks ve ferahtır. Bazı asabiyet sahibi gruplar, mülkü tam anlamıyla ele geçirme imkânına sahip olmasalar da, asabiyetleri sayesinde mülkten pay alırlar ve yine bu sayede bir lüks ve refaha sahip olurlar. Söz konusu grup, sahip olduğu ile yetinir, hâkim asabiyetin gücüne boyun eğer ve mülkün tamamına sahip olmak için mücadele etmez. “Bütün himmetleri, refaha ve ya huzura ulaştıracak derecede devletin gölgesinde sükûn, bol geçim imkânları, kazanç nimet içinde yaşamaktan; konak yapma, (pahalı) elbise edinme ve bunları çoğaltma hususunda mülk sahiplerinin yolunu tutmaktan ve onları takip etmekten ibaret olur” (Şentürk, 2009,s. 127, 135). Bunun neticesinde bedevilikten gelen ahlaki alışkanlıklar dayanışma ruhu bu tür alışkanlıklarla asabiyeti de ortadan kalkar. Asabiyeti ortadan kaldıran ikinci husule ise, “mezelletin ve başkalarına inkıyat etme haline husule gelmesi” (Kızılçelik, 2014, s. 49,61). Bu nedendir ki şehirler örfün âdetin gelenek ve göreneklerin, bir kelimeyle asabiyetin mezarlığı gibidir. İbni Haldun’a göre, asabiyeti zayıf olan topluluklar, asabiyeti güçlü olan topluluklara yem olurlar, tarih bunun tekerrüründen ibarettir der.

Nesep ve Sebep Asabiyeti

İbni Haldun’a göre, iki türlü asabiyet vardır, nesep asabiyeti, sebep asabiyeti. Birinci asabiyette aynı soydan gelmek kandaş olmak şartı var iken, ikincisinde böyle bir şart söz konusu değildir. İbni Haldun’a göre, toplumların, devletlerin güç kazanmaları ancak nesep yoluyla birbirlerine bağlanma ile mümkün hale gelebilir. Bunun tarihte birçok örneğine rastlamak mümkündür. Örneğin: Osmanlı devleti “Kayı” aşiretinden doğmuştur. Bu aşiret ruhu yani güçlü asabiyeti sayesinde yerleşik Bizans şehirlerini zapt etmişlerdir. Osmanlı devletinin küçük bir aşiretten üç kıtaya yayılmasında asabiyetin önemli rolü vardır. Malum ki son asırlardaki toplumsal gelişmeler, göçler ve keşifler hadari medeni toplumlarda bu durumu tersine çevirmiş, nesep kan bağı asabiyetin

yerini sebep asabiyeti almıştır. Bu durum milli asabiyetler olarak tecelli edilmiştir (Kızılçelik, a.g.e., s. 12, 19). Bunun günümüzdeki örneği farklı toplumlardan oluşan bir araya gelen Birleşik Amerika örnek verilebilir. Mesela, belli dinlere, mezheplere, ideolojilere, bağlı olan insanlar, asabiyet bağı ile bir birleriyle karşılıklı yardımlaşma anlamında bir araya gelerek inançlarını canlı tutmaktadırlar. Bir başka örnek olarak, bir devletin yapısını oluşturan partiler, bu partilere bağlı olan dernekler, sendika, kulüpler bir birleriyle yakın bağ içinde toplanması ancak asabiyet ile mümkün olabilir. Fakat bu asabiyet nesep değil, sebep asabiyetidir. İbni Haldun, sebep asabiyetinin üç çeşidi olduğunu belirtir. Vela, hilf, istisna. Vela: eski toplumlarda köle ile efendi arasındaki ilişkinin sonucu olarak ifade eder. Köle ile efendi bir birinin akrabası kabul edilmiş, bu soydaşlık kölenin azat edilmesinden sonrada devam etmesidir. Bu yakınlık asabiyeti doğurmuş, sebep olmuştur. Açık bir anlam kazandıracak olursak, efendilerin kölesini azat ettikten sonra, kölenin başına bir hal geldiği zaman ve ya hak ve hukuklarından mahrum edildiği durumda, azatedenler harekete geçerek korumaya, himayesine alır. Hilf: bir birine yardımcı olmak ve imdadına koşmak üzere yapılan anlaşmaya ve ya samimi dostluk kurmaya hilf denir. Bir çeşit ittifak olan hilf, bir asabiyet sebebidir. Devletlerin, özellikle tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda birlikte hareket etmeleri, hilf asabiyetini doğurur. İstisna ise, bir kimseyi özel olarak yetiştirmeye yada birini tercihen özel olarak dost edinmeye denir. İbni Haldun, bu durumların zamanla bir birine karışabileceğini ileri sürer. İbni Haldun asabiyet teorisini açıklarken tamamen sosyolojik bir biçimde açıklamaktadır. İbni Haldun’a göre siyasi egemenliğin oluşması, gelişmesi, çözülmesi olayını siyasi liderin, kişiliği, yetenek ve gücü ile açıklamaktan uzaktır. Asabiyet kavramının analizi sonucunda ortaya koyduğu, hâkimiyetin temelinde liderin ve kişiliğin değil, grubun önemli olduğunu savunmuştur. İbni Haldun’a göre, siyasi liderler ne kadar güçlü, bilinçli

olursa olsunlar arkasınatoplumu, yani asabiyeyi almadığı sürece başarıya ulaşmanın imkânsız olduğunu söylemektedir. İbni Haldun’a göre devletler tek kişinin iradesi ile yürümez, devletlerin tarih içinden gelen sebep

sonuç ilişkileri, coğrafya iklim, bitkiörtüsü bütün bu faktörler devletin de cemiyetin de kaderini belirler. Bu kadere tek kişi sultan yâda yönetici yön veremez. Yani in Haldun’ göre tarihin kanunları, tek tek bireysel iradelerden daha üstündür. Tarihin kendi mantığı vardır, kendi dyalektiği vardır. Bu düşünceyle modern sosyolojinin prensiplerine göre düşünmektedir. Sonuç olarak İbni Haldun’un asabiyet teorisi son derece önemlidir. Asabiyet, onun çalışmalarının merkezini oluşturmaktadır (Uludağ, a.g.e., s. 107).

Devlet Aşamaları

İbni Haldun devletlerin kuruluşundan çöküşüne kadar olan süreçleri, tavırlar ve aşamalar olarak ele alır. Ona göre, tıpkı fertler gibi devletlerde doğar gelişirler ve yok olurlar demektedir. İbni Haldun’a göre, devleti ayakta tutanlar her tavırda, o tavrın hallerinden huylar ve karakterler kazanırlar ki, diğer bir tavırda onun misli bulunmaz. Çünkü karakterlerdeki hususiyet, tabiatıyla içinde bulunduğu halin mizacına bağlıdır (Uludağ,a.g.e., s. 399). Birinci tavır: Zafer, galibiyet dönemi: Bu tavırda devletin ilk kurulmaya başladığı dönemi kapsamaktadır, askeri bir zaferle ele geçirdiği topraklara yerleşme aşamasıdır. Bu topluluğu bir reis yönetmektedir, bütün kabile fertleri bu reisin etrafında kendilerini koruma adına kenetlenmişlerdir. Bu demek ki hala asabiyetin kaybolmaması anlamına gelmektedir. İkinci tavır: İstibdat dönemi: bu dönemde kabile reisi mülkü kendi tekeli altında tutmaya ve yönetimde ortak olmak isteyenleri dizginlediği tavırdır. Bu tavırda devletin başındaki şahıs, etrafından kendine taraftar kişileri toplama, devşirmeler edinmeye ve bunları arttırmaya önem verir. Buradaki esas amacı kendi nesebinden gelenlere karşı bir tavır koyar ve yönetimi kendisinin ve ailesinin hâkimiyeti altında tutmaya çalışır. Üçüncü tavır: dinlenme ve rahatlık tavrıdır: devlet bu aşamada aşırı

zenginleşir, devlet sahibi muazzam eserler yaptırır bu eserleri yaptırabilmek için ise, bütün gücünü hâkimiyetini sağladığı her bölgeden vergi toplamaya sarf eder. Bu topladığı servet sayesinde ulu binalar, muazzam sanat eserleri, geniş şehirler, yüksek heykeller inşa etmeye harcar. Başka milletlerden gelen habercilere elçilere pahalı hediyeler verirler, askeri gücünü geliştirirler onların maşlarına zam yaparlar ve zamanında öderler, barış içinde olan devletlerle iyi alışverişlerde bulunurlar, savaş halinde olan ülkeleri de tehdit ederler (Uludağ, a.g.e., s. 400). Dördüncü tavır: Kanaat ve barış dönemidir. Bu aşamada devlet sahipleri kanaat ve barış içinde yaşamayı tercih

ederler, en yakın akranları olan hükümdarlarla iş birliği yaparlar. En önemlisi de kendilerinden önce gelmiş ve geçmiş olan büyüklerini taklit ederek adım adım ilerlerler. Çünkü onların yönetim şekline uymadığında, işlerinin bozulacağını ve rahatlığının sona ereceğini düşünür. Bu aşama devletin çöküşünün başlangıcını işaret eden aşamadır (Kızılçelik, a.g.e., s. 68). Beşinci tavır: Bu dönem israf, har vurup harman savurma aşamasıdır. Bu tavırda devletin başındaki kişiler, kendi çıkarlarına ve zevklerine düşkün olurlar, eş dost arkadaş çevresi tamamen karaktersiz dalkavuklardan oluşup, evvelkilerin sağladığı serveti telef ederler. Önemli devle işlerinin başına bunları getirir. Bu kişiler devletin zor durumlarında yardıma koşacak ülkelerle zıt duruma düşerler, gönüllerini kırar, devletin zor durumunda hiçbir yardımda bulunmazlar. Askerler için ayrılan serveti kendi arzu ve zevklerine harcarlar israf ederler, onlarla yakınlık kurmaktan uzak kalırlar. Bu aşamada devlette ihtiyarlık tabiatı hâsıl olur. Devlet yıkılıncaya kadar bu durum devam eder ve sonunda devlet, küçük parçalar halinde yaşamaya başlar ve sonunda yok olur (Kızılçelik, e.g.e.,s. 69). Devletler de bozulmaya başladıkları zaman hastalanırlar. Bu hastalanma, tıpkı fertlerin hastalanlıklarına ya da yaşlanmalarına benzer. Fertler hastalandıklarında buna önlem olarak tedavi uygulanılır, doktor, ilaç, tabip gibi ömrü uzatan bir takım tedbirler alınabilir. Aynen devletlerde yaşlandıkları zaman, bir takım ıslahat hareketleri, Tanzimat hareketleri, bir takım reformlar yaparak devletin ömrünü uzatmaya çalışırlar. Fakat İbni Haldun, bu duruma katı ve gerekirci ve kadercilik dediğimiz bir yaklaşımla şöyle diyor. “Tarih ve tabiat kendi hükmünü icra edecektir, o yaşlı insanda ölecektir o devlette yok olacaktır,” şu tarihe bir bakınız, tarih devletleri mezarlığı gibidir. İbni Haldun devletlerin tavırlarından söz ettikten sonra, devletin hangi şartlar içinde sağlam bir devlet yönetileceğine dâhil, fikirlerini de belirtir. Ona göre devlet, merkeziyetçi ve otoriter ve güçlü devlet olmalıdır. Nitekim bu bakımdan Makyavelliye, Thomas Hobbese ilham kaynağı olmuştur. İbni Haldun zaaf içinde olan devlete hiç şans tanımamıştır. Ona göre eğer, devlet güçlü otoriter merkeziyetçi olursa, böylece adaleti de sağlamış olur. İbni Haldun’a göre devlet bir adalet üzerine inşa edilmelidir, adalet büyük bir nimettir. Eğer bu adalet halka sağlanacaksa o kişinin güçlü ve adil olması gerekir. Bu yüzden adalet, İbni Haldun’un şaşmaz terazisidir.

KAYNAKÇA

İbn Haldun. (2015). Mukaddime. (Cilt 1-2).

Süleyman Uludağ (Haz.). İstanbul: Dergâh.

Şentürk, R. (Ed.) (2009). İBN HALDUN Güncel Okumalar. İstanbul: İz.

Taşdelen, M. (2015). Siyaset Sosyolojisi (4.Baskı). İstanbul: Kocav.

Kızılçelik, S. (2014). Sosyoloji Tarihi 1: İbni Haldun, Machiavelli, Montesquieu Ve Rousseau’nun Sosyal Teorileri (3. Baskı). Ankara: Anı