Küreselleşme Ve Risk Toplumu Teorileriyle Pandemi Üzerine Bir Deneme

M.UĞUR KARAOĞLAN DER Kİ;

Toplumlar karmaşıklaştıkça yeni problemler ortaya çıkar. Problemlerin bazıları vardır ki sadece ortaya çıktığı toplumla sınırlı kalmaz tüm dünyayı kapsar nitelik taşıyabilir. Bunun sebebi ise oldukça basittir. Çünkü günümüz dünyası küreselleşmenin kehanetleriyle karşı karşıyadır. Giddens’ın da dediği gibi küreselleşme ulusal sınırları aşan bir süreçtir hatta sırası geldiğinde ulusal sınırların yerini almaktan bile kaçınmaz. İşte bugün tüm küreyi etkisi altına alan virüsün sadece Wuhan kentiyle sınırlı kalmaması da bunun bir örneğidir. Dünyada her geçen gün bu salgından binlerce kişi hayatını kaybetmekte, binlerce kişiye ise her geçen gün virüs tanısı konulmaktadır. Toplumların acılı bir şekilde yüzleştiği bu pandemi küresel sürecin varlığının bir kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaman, mekân ve mesafe artık modern dünyada temel işlevini yitirmektedir. Artık dünyanın herhangi bir bölgesinde meydana gelen bir olay, sadece bulunduğu mekânla sınırlı kalmayıp, mesafeleri ve zamanı hiçe sayarak kürenin tamamını esaret altına alabilme gücüne sahiptir. Böylece dünya küçük bir yer haline gelerek McLuhan’ın deyimiyle “küresel köy” olmaktan kaçamamaktadır. Modern öncesi toplumlarda mekân sadece fiziksel görünümle açıklanırken, modernleşme ve küreselleşme ile birlikte mekân, kendi öz halinden soyutlanmıştır. Artık dünyanın herhangi bir yerinde bulunan bir şey diğer coğrafyalara da oldukça kısa sürede ulaşabilmektedir. Toplumlar güven ve risk problemleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Modern toplumlar risklerle doludur. Küreselleşmenin bir sonucu olarak insanlar modern yaşantılarında bir güven kaygısına sahiptirler ve bu kaygı bir belirsizlikle tamamlanır. Başka bir ifadeyle, modern toplum, insanlarda güvensizlik problemine yol açtığı gibi onları yaşantılarında bir belirsizliğe sürükler. O yüzden Giddens moderniteyi bir cehennem kamyonuna benzetir. Bazen bu “kamyon” kendi yolunda güvenli bir şekilde ilerlemiş olarak görünse de insanların önceden göremediği yollara da sapabilir. Dolayısıyla bu “kamyon” kontrolden çıkmış kendi yolunda ilerleyen bir güç makinesidir. Güzergâhı kendisi belirler ve genellikle gittiği güzergâh acımasız risklerle doludur. Bu yüzden Ulrich Beck’in, “Risk Toplumu: Yeni Bir Moderniteye Doğru” eserinin yazılış amacının altında da bu etkiler yatmaktadır. Ona göre risk, modern ötesi toplumun tanımlayıcı özelliğidir. Riskleri çoğu zaman insan meydana getirir ve bunu ancak küresel olgular sayesinde gerçekleştirebilir. Bugün virüsün laboratuvar ortamında yapay yollarla yayılarak pandemi haline geldiği iddiası bunun bir göstergesi olarak karşımıza çıkabilmektedir. Sanayileşmeyle birlikte doğanın kontrolünü hâkimiyeti altına alan insan, farkında olmamakla birlikte kendi evrenini de tam bir yıkım riski altına getirmiştir. Risk, toplumları etkileyen küresel bir görünümdür.Genellikle bu riskler insan sağlığını tehlikeye atacak güce sahiptir. İnsan modern toplumda, ölümcül hastalıkları azaltmak ve onlara ilaçlar geliştirmek üzere böyle bir çabaya girmesinin yanı sıra aslında tehlikeler yaratmayı da beraberinde getirmiştir. Bu tehlikeler ulusal sınırları aşar niteliktedir. Mesela kimyasal yakıtlar 200-300 yıllık küresel enerjiyi sağlarken aynı zamanda bu yakıtlar insanlar tarafından israfa neden olarak küresel ısınma tehlikesine de sebebiyet vermiştir. Riskin belirli bir coğrafyası yoktur. O insanlığı etkilemesi bakımından ulusal toplumlardan çok daha büyüktür. Salgının merkezinin Çin’den Avrupa’ya taşınması da bu riskin etkisini gün yüzüne çıkarmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte dünya tek bir sosyal sistem haline gelmiştir.

Modern toplumda yaşanan riskler, bütün toplumları ve bütün toplumsal sınıfları etkiler. Dolayısıyla insanlarda psikolojik bir çöküntü meydana getirir. O yüzden Beck, günümüz dünyasını postmodern dünya olarak değil, “ikinci bir modernite” olarak tanımlamıştır. Ona göre her gelişme kendi risklerini de beraberinde getirir. Dolayısıyla riskler hayatın her alanında kendisini gösterir. Ondan dolayı modernlikte doğa ile toplum arasında bir fark yoktur. doğa toplum, toplum doğadır.

“Risk toplumu”nda birey güvenlik sorunuyla karşı karşıyadır ve riskler karşısında korunmasız haldedir. Toplumsal krizler, bireysel krizler olarak belirir. Beck’e göre, gençler geleceğin risklerine hazırlıklı olmalıdır. Kişiler riski nasıl değerlendirebileceğini ve onlarla ne tür bir baş etme metotları gerçekleştirebileceğini öğrenmelidir. Sosyal toplumlarda amaç refahı sağlamaya çalışmakken, “risk toplumu”nun hedefi hayatta kalabilmektir. Artık güvenliği sağlama ve ona tutulma çabası kâr elde etmenin yerine geçmiştir. Kişiler hayatlarının her anında risklerle dolu bir yaşantıya sahip oldukları için psikolojik tahribatla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Günümüzde etkilerini konuştuğumuz bu salgın ise kişilerde psikolojik çöküntüye sebebiyet vererek, kişileri ruhsal bunalımla karşı karşıya bırakmaktadır. Dünyada artık normalleşme süreçleri başlayacak olsa bile insanların bu süreçte yaşamış oldukları psikolojik baskıyı üzerlerinden atmaları hiçte kolay olmayacaktır. Çünkü bu hal bizde öyle bir duruma sebebiyet verdi ki, kendi toplumumuzdan örnek verecek olursak; artık selamlaşmalar/tokalaşmalar yaparken çoğumuz çekinerek gerçekleştirebileceğiz. Artık otobüste veya bankta bir başkasıyla karşılaşırken çoğumuz imtina ile aynı ortamda bulunabileceğiz. Yanımızda birileri aksırırken/hapşururken korku yaşayarak yanlarından uzaklaşma hissine kapılacağız. Çünkü çoğumuz süreç öncesi normal yaşantımızın yerine, içinde bulunduğumuz durumu artık normal olarak algılayabildiğimiz için birini diğerinin yerine eklemiş olacağız. Tabiri caizse “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesinin somutlaştığını çevremizde fazlalaştığını gözlemleyebileceğiz. Bu süreçten olabildiğince zararsız kurtulabilmenin tek yolu ise, süreç sonrası toplumun diri kalmasını, onun bu süreçten az bir hasarla atlatılmasını sağlamak için sosyologlara ve kişisel bunalımlardan kurtulmak için ise psikologlara gerekli imkânların ve sorumlulukların verilmesinden geçmektedir.

Sonuç olarak ifade etmem gerekirse, Le Play sanki günümüz sürecini yorumlayarak tanımlamış sosyoloji ve sosyolog kavramını; “sosyoloji, sosyal hastalıkları merkeze alan bir bilim dalı; sosyologlar ise, o hastalıkları teşhis eden bilim adamları.” şeklinde ifade etmiştir. Sosyologlara her alanda ihtiyaç vardır ve toplumdaki sorunları çözebilecek yetiye sahip kişiler de yine onlardır. Bir problem, ancak ve ancak ehline bırakılması halinde çözüme ulaşır. Dolayısıyla toplum da, sorunlarının çözümü için, kendi uzmanlarına yani sosyologlara bırakılmalıdır...

113 görüntüleme1 yorum