Kendine Yabancı Olmak

Yasemin İnan Der Ki;

Birey, belli bir akıl olgunluğuna eriştiğinde bunları değiştirebilmesi elbette mümkün kılınabilir. Değiştirmek sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. Çünkü kimlik tarihsel süreç içerisinde gelişir. Toplumların bize kattığı birçok şeyler vardır. Ben kimliğimizin oluşuma etkisinden bahsetmek istiyorum. Doğduğumuz andan itibaren kurallar çerçevesinde yaşarız hayatımızı. Cinsiyetimize göre şekillenir en çok da. Kız çocukları evcilik gibi daha anaç oyunlar oynarken, oğlan çocukları futbol gibi daha fazla güç gerektiren oyunlarda kendini gösterir. Bu bize çocukken kazandırılan birçok özelliği neticesinde getirir. Erkeklere güç olgusunu aşılarken, kadınlara duygusallık atfedilir. Renkleri, işleri, meslekleri, oyuncakları ve bunun gibi birçok şeyleri cinsiyetle içselleştirir toplum. Toplumun içselleştirdiği ve sürekli direttiği bu kurallar bir süre sonra bireyin de içselleştirmesine sebep olur. Topluma uymak için ya olmadığı biri gibi olacaktır ya da bunları kendi de içselleştirip uygulayacaktır. Gerek kadınlar gerekse erkekler üzerinde toplum baskısı oldukça fazladır. Çocuklar küçük yaşlarda bu baskının farkına çok net varmasa da ileriki yaşlarda anlarlar. “Erkekler ağlamaz” gibi saçma düşüncelerle insanlara verilmiş insani bir duygudan uzaklaştırırlar. Erkekleri daha üstün bir konuma taşımak içindir tüm bu yapılanlar. Bu üstün konumsa ataerkil bir toplum yapısının meydana çıkmasına ortam hazırlar. Dünyada süregelen ataerkil yapının sonuçlarını düşünecek olursak bu durumdan en çok etkilenen kadınlardır. Kadınların doğumlarından ölümlerine kadar hayatları hep bir sosyal kontrol altında tutulur. Bunu yapan ilk başta kadının ailesi iken daha sonra evlendiğinde eşi ve eşinin ailesi konumuna geçer. Oynadıkları oyunlar, arkadaş çevresi, giyim kuşam tarzları gibi birçok şeyde kadın kendi kararlarını veremez. Bu baskılar sonucu kadın hep başkalarının isteklerine göre yaşar. Bir süre sonra bu durumu kendisi de içselleştirir ve artık tamamen kendine yabancılaşır. “Ben buyum, böyleyim” diye kendini tanımlayamaz. Çünkü hep birilerine göre şekillenmiştir hayatı ve davranışları. Hal böyle olunca tabi kimlik oluşumunda kadın her zaman olumsuz etkilenir. Kendi kimliğine hiçbir zaman sahip olamaz. Ailesiyle yaşarken “falancanın kızı” olarak; evlendiği zaman ise “falancanın eşi” olarak nitelendirilir. Kendi kimliğini oluşturmak, başkasına bağımlı olmak istemeyen kadınlar da vardır elbet, onlar kabuklarını kırıp güçlüklerle elde etmişlerdir kendi kimliklerini. Ve onlar güçlü kadınlardır. Kendilerindeki gücün farkına varan, üzerinde hakimiyet kurulmasını istemeyen özgür ruhlu kadınlardır. Peki bu güç nedir tam olarak? Biyolojik bir güç mü, yoksa psikolojik mi? İnsanların her zaman dilinden düşürmedikleri, öyle olmasa bile öyle görünmek zorunda hissettikleri bu güç neden bu kadar önemli? Her toplumda kadının yeri farklıdır. Bazı kültürler, kadına gereken değeri vermemektedir. Arnavut kültürü, kadına gereken değeri vermemektedir. Bunu da “yeminli bakire” olayında çok met görebiliriz. Bu olayı kısaca anlatmak gerekirse, kadınların yaşlı heyetinin önünde ettikleri yeminle birlikte -ölene dek bakire kalacağına dair yemin- toplumda erkek gibi davranabilme hakkına sahip olabilmesi. Eski zamanlarda Arnavutlarda kadın; saat takamaz, oy kullanamaz, herhangi bir mal mülk satın alamazken bu yeminle birlikte erkeklerin sahip olduğu tüm haklara sahip olmaktadır. Bu yeminden dönmenin cezası da ölümdür.