Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?

23 Mayıs 2008 günü, İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, artık faaliyetini sürdürmeyen SORAR (Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği) tarafından “Prof. Şerif Mardin: Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?” başlıklı bir toplantı düzenledi. SORAR Başkanı Ruşen Çakır’ın yönettiği toplantıda Prof. Mardin, Mahalle baskısı kavramı ile ne demek istediğini anlattı.

Şerif Mardin: Şimdi, Mahalle baskısı denildiği zaman ilk insanın altını çizmesi gereken nokta şu: Mahalle hem şahıslardan meydana gelen, hem bir bütün olarak hareket eden bir unsur, bir yapı. Şimdi bileşimleri bu olduğuna göre, mahalleyi kendi tarihimize nasıl oturtacağız.

Zaten böyle bir sorumlulukla karşı karşıya kaldığımızda ilk yaptığımız şey kitaplara koşmaktır. Ve o kitapların izah etmesi gereken nokta, bir mahallenin nasıl bir kolektif yapıya sahip olduğu ve aynı zamanda nasıl tek tek şahıslardan meydana geldiği ve nasıl birlikte ortaya çıktığı.

İşte insan biraz bunu aradığı zaman, bildiği ve bilmediği bütün kaynaklara koşa koşa gittiği zaman, bir kere bunun, bu işin kültürle ve kültür üzerine çalışmış kimselerle bir ilişkisi olduğunu görüyor... İnsan bunu arıyor ve bu kültür üzerinde çalıştığı bu kimseler kimdir diye bakıyor: Durkheim var. Ülkemizde çok tanınmış bir kişidir. Durkheim aslında ilginç bir kişi, fakat kültürle hayatının sonuna doğru uğraşmış olan, onun için de bunu biraz eksik bırakmış bir isim. Yani bu yapıların değişiminin nasıl olduğunu anlatan pek kimse yok.

Aslında Durkheim bizim memleketimizde bir tişört şeklinde kullanılıyor. O tişörtü giyiyorsunuz, ondan sonra üstünüzde Durkheim yazıyor ve bütün hayatınızı o tişörtün verdiği imkân dahilinde tefsir ediyorsunuz, yaşıyorsunuz. Bu tefsirin odunsu bir tarafı var. Bu olmayınca, Durkheim bilhassa kültür değişiminin nasıl olduğunu çok iyi anlatmayınca hemen bunu çok iyi yapan bir isim var, Weber.

Weber’e koşuyorsunuz, bu işi çok iyi yapan Weber’e koşuyorsunuz. Weber’de bunun değişim dinamiğini çok iyi anlatılıyor. Bu, Durkheim’ın bu kadar odunsu yaklaşımının yanında çok daha ilginç bir şey. Fakat Durkheim’a da bakıyorsunuz iyice tenkitler getirmiş. Tenkitin esası nedir?

Benim çok istifade ettiğim Alfred Schultz. Diyor ki, tamam evet değerler var ama bu değerlerin insanlar tarafından nasıl bir bütün haline geldiğini anlatıyor. Burada ilginç olan şey şu: Bir kere değerleri paylaşamıyorsunuz, yani şahıslar tek tek şahıslar olarak kalmıyor çünkü orada bir değer varsa kültürel bir değer varsa, onu paylaşıp bütünü öyle bir araya getiriyorlar. Yalnız paylaşırken ilginç bir şey var: paylaşırken “bakmak” lazım. Bunun Almanca bir ifadesi var, bakmayı çok iyi anlatıyor. “Öyle olmak istemek” gerekiyor. “Öyle olmak istemek” demek ki tek tek şahısların taşıdıkları değerlerin bir bütün haline getirilmesinin yeni sürecini anlatıyor. Ve bu da güzel, fakat orada bir şey daha var, tabii bunun her zaman bir yapılandırma işi olduğunu unutmamak lazım.

Orada değerler var, değerlerin paylaşılması var. Değerlerin paylaşılması için “göz” ve “bakış” gibi bir şeyin bu işin içinde olmasının zorunlu olduğunu söylüyor Schultz. Demek ki “değerler paylaşılması” ve aynı zamanda paylaşılmak için her zaman “bakan” bir topluluk... Bu da çok ilginç. Bir topluluğun kurulması için başka yerlerden insanların aldığı etkilerle bir şey daha lazım, yani “değerler”, “değerlerin paylaşılması”, “bütünün meydana gelmesi” bunun için de “bakış”ın olması.

Bir ilave yapılmalı, o ilaveyi ben çıkarıyorum. Niçin? Çünkü bu Batı’daki sosyologlar için çok olağan bir şey. Nedir bu olağan şey? Herhangi bir topluluğun çalışabilmesi için bu değerlerin içinde özel bir değer tipi olması lazım. O değer tipi de nedir? “İyi, doğru ve güzel” hakkında düşünceler. O zaman bunun beş tane öğesi olduğunu görüyoruz. Ama bu iyi, doğru ve güzel hakkındaki düşünceler çok mühim. Çünkü bütün bunlar ne olursa olsun bu değerler iyi, doğru ve güzel etrafında birleşmezse, bu belki arızi bir birleşme olur. Ama kollektivite meydana gelmez ve ben bunu burada bırakıyorum. Demek ki hocalarımızdan bu kadar bir şeyi çıkarabiliyoruz.

Şimdi mahallenin kendisine ve mahallenin yapısına geçiyorum. Mahalle Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçek bir birimdir. Yani bugünlerde olduğu gibi hukuki bir hüviyete sahip, yarı hüviyete sahip olan bir kuruluş olmanın dışında çok daha ayrıntılı bir şekilde mahalle insan yaşayışının bir alanını ortaya çıkarıyor. Yalnız bu çok kompleks bir alan. Çünkü o alanda yalnız mahalle yok. Mahallenin içindeki cami var, caminin imamı var, imamın okuduğu kitaplar var, tekke var, tarikat var. Ondan sonra külliyeler var, esnaf var vs. Mahalle budur, mahalle bütün bunların bir bütün olarak çalışmaya başlaması, çalışmış olmasıdır.

Şimdi bu çalışmanın detayları hakkında belki de en iyi bilgiyi şu bizim çok muhterem Profesör Doktor Halil İnalcık’ın “İstanbul” makalesine bakarsanız orada çok güzel ve detaylı bir şekilde mahallenin nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçek bir birim olduğunu ve gerçek bir süreç, bir sosyal süreç çıkardığını anlatıyor. Onu oraya kadar biraz da kabaca size arz etmeye çalıştım.

Peki bu strüktürü aldık, cumhuriyete geliyoruz. Cumhuriyette bu strüktür ne oldu? Bu strüktür şöyle bir gelişme gösterdi; bu strüktüre bir rakip geldi. Allah allah ne biçim bir rakip? Öyle bir rakip ki bu strüktürün, bu yapının karşısında öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı, ondan sonra ve cumhuriyetin öğretmenle birlikte getirmiş olduğu bütün bir inşa var ve bu inşa aslında mahalle strüktürüne rakip bir inşa. Şimdi uzun vadede bu inşanın, bu iki inşanın birbiriyle rekabetinde bir tanesinin kaybettiğini görüyoruz. Bunu önceden söylemek mümkün değil.

Kim kaybetti? Öğretmen kaybetti. Çok mu kaybetti? Yok, çok kaybetmedi. Çünkü hani öğretmeni ortaya getirmiş olduğu yeni inşa ve grup tipinin külliye tipinin bir etkisi olmuş Anadolu’da. Fakat 1950’den beri bu rekabette tuhaf bir şekilde çok aydın olan, çok iyi işler yapmak isteyen, halka doğru gitmekte bayağı bir kendine bir şekil vermiş olan, halkı seven öğretmenin bu işte geride kaldığını görüyoruz. Benim buradaki buluşum şu: öğretmen okul, öğrenci, kitapları vs. ve bütün o yeniden inşa edilen ve cumhuriyetin bize getirmiş olduğu bu inşa edilmesi istenen kollektivitede ve bu işe iştirak eden katılan vatandaş.

Burada küçük bir eksik var ama o küçük eksik büyük bir eksik aslında. Cumhuriyette iyi, doğru ve güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok. Diyeceksiniz ki peki tabi canım adam laik bir sistem ileri sürdüğü için bu işlerle uğraşmaz bu insanlar, tamamen yanlış. Avrupa’da yüzlerce sene, binlerce sene dindar olsun, dindar olmasın insanlar her iki grup da ve bu arada bilhassa laiklik içinde diyebileceğimiz grup, iyi, doğru ve güzel konusunda tartışmalara girişmiş ve bu konuda binlerce, on binlerce sayfa yazmıştır.

Kim mesela? Bunların piri kim? Bunların piri Kant. Kendisi iyi, doğru ve güzelden başlayarak bir felsefe inşa etmeye çalışmış olan birisi. Biraz Kant’ı böyle yanlı hale getiriyorum ama Kant’ta bu yan var. Bizim cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştıralım diye bir şey yok.

Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Şimdi bu çok önemli bir şey; binlerce sayfa felsefi tartışma vs. bulmadığınız zaman ne kalıyor bu değerleri insanların birbirlerine karşılıklı olarak üstlerine almasında, göz kalıyor, bakma kalıyor… Göz ile bakma paradoksal olarak mahalle baskısının önemli unsurlarından biriymiş gibi geliyor. Çünkü gerçekten orada çok önemli bir rolü var.

Fakat aynı zamanda şunu da unutmamak lazım: öğretmenin dünya görüşünde iyi, doğru ve güzel olmayınca işte orada olan diğer elemanlar devreye giriyor. Mahallenin kendisine baktığımız zaman, orada gerçekten iyi, doğru ve güzel hakkında bir düşünce var. Nedir o düşünce? İşte İslami düşünce tarzı. Bu İslami düşünce tarzının ancak fevkalade statik bir şekli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Şunu hatırlayın 1970’lerden sonra mahallenin değerlerini kendi üstlerine almış olan yeni bir alan ortaya çıkıyor. O da belediye alanı. Bu konuda çok neşriyat okuduk. Belediye alanı içinde eskiden mevcut olmayan birtakım işlerin nasıl yapıldığını ve müspet olarak yapıldığını gördük. Fakat belediye bu işleri geliştirirken, aslında mahallenin bilhassa üzerinde durmuş olduğu ve erkek-kadın farkı üzerindeki “göz”lemeyi, göz ile bu farkı belirtmeyi isteyen bir yaklaşımdan ya da bir özellikten kendisini hiçbir zaman ayıramamıştır.

Şöyle tekrar edeyim, bir kolektive olmak için değerleri paylaşmak lazım, değerleri paylaşmak için görmek lazım, kendi üstüne almak lazım. Mahallede bu çok gelişmiş olan bir yaklaşım tarzı. Niçin gelişmiş, mahallede çünkü “iyi, doğru güzel” hakkında bazı değerler var. O da İslami değerler. Fakat aynı zamanda da o değerlerin nasıl kullanılacağına dair bir hal çaresi var. O hal çaresi nedir? “Göz”ün erkek ve kadın farklılıklarının üzerine tepkisi üzerinedir.

Mahallede göz bundan dolayı çok önemlidir ve her ne kadar öğretmende de, “iyi, doğru ve güzel”in olmaması dolayısıyla “birtakım yeni şeyler geliyor” diyorsak da mahalle bilhassa kadın ve erkek farklılıkları üzerinde değerlerini kondurduğu için, mahallede “göz”, “bakma”, “birbirine bakma” bir kontrol şekli olarak çalışıyor. Bu Türkiye’de genel bir şeydir ve kadın-erkek farklılıklarından ileri geldiğindendir.

Buna bir ilave getireyim. Şunu hatırlayalım, Türkiye’de bu işi yapan yalnız mahalleli değil, yani gözle kontrolü meydana getiren yer yalnız mahalle değildir. Benim görebildiğim kadar, Türkiye’de “herkes herkesi” gözlüyordur. Siz beni, ben de sizi gözetliyorum. Biz topluluğumuzu öyle yapıyoruz. Mahalle de öyle yapıyor ben de öyle yapıyorum. Bu eskiden bize intikal etmiş olan bir kolektivite kurma şekli: Göz.

KAYNAKÇA:

Çakır, Ruşen, (2013). Prof. Şerif Mardin: “Mahalle Baskısı, Ne Demek İstedim?”. Erişim Adresi: http:// www.rusencakir.com/Prof-Serif-Mardin-Mahalle-Baskisi-Ne-Demek-Istedim/2028. Erişim Tarihi: 18 Aralık 2017.