Mandıra Filozofu’na Sosyolojik Bakış (Film Eleştirisi)

Sevda Akat DER Kİ;

5N 1K Olarak Film:

Mandıra Filozofu, 2014 Türkiye yapımı, yönetmenliğini Müfit Can Saçıntı'nın yaptığı ve senaryosunu Birol Güven'in yazarak aynı zamanda yapımcılığını yaptığı, başrollerinde Müfit Can Saçıntı, Rasim Öztekin, Ayda Aksel'in rol aldığı komedi filmidir.

Giriş:

Bu filmi üç defa izledim. Her izlediğimde farklı ayrıntılar yakaladığımı söylemem gerekir. Her ne kadar komedi filmi olarak adlandırılsa da pozitif ve negatif açılarla dolu olduğunu söylemeliyim. İlk izlediğimde bu film, bana toplumdaki statü ve sınıf arasında ilişki kuran Weber’in çoklu sınıf kuramını zihnimde canlandırdı. İnsanların kendi çabaları ile bir yere gelmesi o kişinin o işle anılmasını sağlayabilir. Yani o kişinin kendi çabaları sonucu elde ettiği statüyü oluşturur. Verilmiş statü ise; kişilerin yetenek ve becerilerine bakılmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından sağlanır. Yani kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla bu statüyü elde eder. Filme başlarken “Varlıklı olmayı var olmak olarak görüyordum’ cümlesi kazanılmış statünün bir parçası gibi geldi bana. Sonra film biraz ileri sardıkça iki ayrı kişinin yaşayız tarzına baktığımda gözümde İbn-i Haldun’un ‘Bedevi ve Hadari’ ayrımından tutun Durkheim’in Organik ve Mekanik Dayanışmasına kadar birçok toplumsal ayrım gözümün önünde beliriverdi. Üçüncü olarak izlediğimde ise bana toplumsal tabaka piramidini hatırlattı. Bilindiği üzere alt, üst ve orta sınıf olarak üç bölmeye ayrılan bu piramitte, Karl Marx’a göre üretimi sağlayan fakat tüketemeyen işçi sınıfı ve üretimi sağlamayan fakat tüketen yani sömüren üst sınıf diye ikiye ayırdığını birçok klasik sosyoloji kitabında gözlemledim. Fakat Karl Marx ve Engels’in beraber yazdıkları ‘Komünist Manifestosu ’‘nu okuyana kadar! Okuduğumda burjuvazi kavramını “ kapitalist orta sınıf” olarak ele alması bende bir şok etkisi yaptığını itiraf etmeliyim. Ve bu noktanın toplumsal tabakalaşma piramidin de orta sınıfı işaret etmesi bana bir ezberimi daha bozdurtmuştu. İşte bu noktada film Karl Marx’a göre toplumsal sınıflar arasındaki koca ayrımı gözler önüne sermekteydi. Kısaca değinmek gerekirse; Zengin adamın üretim araçlarını elinde bulunduran ve yönlendirmeye çalışan bir kişilik olması. Sekreterin zengin adamın emri altında çalışan bir uzak kumanda görevi üstlenmesi ve bundan rahatsız olmayıp işini eksiksiz yapmaya çalışması. Ve orta sınıf olarak gördüğüm okumuş, kendi için üreten ve kendi için tüketen Mustafa Ali karakteri bana bu açıklamayı yaptırdığını ifade etmeliyim.

Filmin girişinde iki ayrı yaşam tarzını sosyolojik muhayyile edelim isterseniz. Bir tarafta sabahın 07.00’sinde tabiri caizse sabahın seherinde kalkma zorunluğu olan çarklının bir dişlisini oluşturan Cavit’i görüyoruz. Cavit’in kahvaltısı hizmetlileri tarafından ayağına kadar getiriliyor. Arabanın arka koltuğuna bir iş adamı olarak oturan trafikte canı sıkılan her gün stresle dolan Cavit’i görüyoruz. Daha sonra yatağında mışıl mışıl uyuyan Mustafa Ali’nin gerine gerine yatağından kalkıp camlarını sevinçle açıp doğanın büyüsünü bir müddet izleyip kahvaltısını toprak ananın verdiği ürünler ile donatıp tüketen ve sonra kitaplarıyla başbaşa kalan Mustafa Ali’nin hayatını görüyoruz. Cavit, yatırım yapmayı seven ve tuttuğunu kopartan biridir. Mustafa Ali ise yaşam tarzı bakımından gayet kanaatkârdır. Fakat köylü tarafından çekilmez biri olarak tanılır. Cavit, yeni bir yatırım yapmak için kolları sıvamışken Mustafa Ali ile karşı karşıya gelir. Mustafa Ali’nin sözde çekilmez tarafına denk geldiği düşünülür ve Cavit artık Mustafa Ali’ye ait olan arsayı alabilmek için günlerce dil döker. İşte bu noktada Mustafa Ali ile karşı karşıya kalan Cavit kendi hayatını sorgulamaya başladığı fark eder. Modern hayat omzuna o kadar yük yüklemiştir ki Mustafa Ali’nin hayatına imrenir hale gelmiştir. Çünkü Cavit parası olmasına rağmen sağlıksız beslenen, para için yaşam alanını kısıtlayan, insan ilişkilerinden çok çıkar ilişkilerine dayalı iş hayatının ondan alıp götürdükleriyle bir bir yüzleşmiştir. Cavit’i üzen en önemli nokta ise sanayileşmenin getirdiği önceden Türk toplumunda olmayan boş zaman durumunu en kısıtlı yaşayan kişiler arasında yer almasıdır. Tarım toplumlarında yani sanayileşmeden önceki toplumda saat kavramı yoktu. İnsanlar güneşin konumuna göre yaşamlarını düzene çekiyorlardı. Bu zaman dilimlerinde haberleşmek çokta zor değildi. Evlerin konumuna göre haberleşme durumu değişiyordu. Evler birbirine uzak ise Karadeniz’deki gibi insanlar pencereden pencereye bağırarak doğal yolla iletişimi sağlıyorlardı. Ama şimdi küresel dünyanın en büyük silahı olan medya en küçük alet şeklini alarak cebimize girmiş. Ve bizleri modern çağın kölesi durumuna getirmiştir. Film’de bu ele aldığım konuların bir bir göndermesi yapılmıştır.

Son olarak küçük bir arı ısırmasıyla ortalığı birbirine katan kentli kadınının bilgi felsefesinin ve sosyolojisinin ele aldığı gündelik bilgiyi deneyimlemiş olan köylü tarafından çözüm bulunmasına rağmen tıp alanında uzmanlaşmış kimsenin amonyak bulamıyorsanız arının soktuğu yere şunu ……..yapmalısınız demesiyle kentli kadın köylünün bilgisi konusunda kanaatini tamamlanmış oluyor. Filmin tek kötü yanı ise felsefi içeriklerin bir bakıma kötü sözlerle(küfürle) anılması(amcaoğlu tarafından) ve bu durumun komedi filminin bir parçası yapmaları hoşuma gitmedi.

Sonuç olarak modern köle olan Cavit gibi varlıklı olmayı var olmak sayan kişilerin elbet bu yoldan bir gün geçecekleri gibi bu filmle illaki karşılaşıp izleyeceklerini tahmin edebiliyorum. O yüzden iyi seyirler…