Son Mektup

Zülal Can Der Ki;

“Gerçek bir iz bırakmak, bir kalbe sahiden dokunmak istiyorsanız mektup yazın. Okunmadan yırtılıp atılsa bile, tesirinden bir şey kaybetmez.” demişti bir adam. Ben de buna müteakip elime bir kalemle kağıt aldım. Belki bir nebze de olsa, son kez kalbine dokunabilirim diye.

İnsan, başkalarında bıraktığı izler kadarmış. Sende bıraktığım ize anlam katmak için bu iç yangınımın sözcükleri. “Bir sokağın başında, bir bakışın, bir cümlenin sonunda ne hayaller ne ümitler bıraktın, kimsenin haberi olmadı.” Benim haberim var. Belki ruhunun çığlıklarının duyulmadığı gecelerde için söküle söküle ağladın belki de umursamaz, acı çekmeyen bir insanı sergiledin dış dünyaya. Ama iç dünyanı en iyi ben bilirim.

Bir iç çekmişimde saklısın, kimseler bilmiyor. Dışarıda herkes güzel bir hayat yaşarken benim içimdeki, zihnimdeki insanlar teker teker can veriyor. Kan revan olan duvarlarım her şeye rağmen ayakta duruyor. Güçlüyüm sanırdım, şuan dizlerimin parçalanışının getirdiği acı çığlıkların arasında değilmişim diyorum. Ben güçlü değilmişim. Benim gücüm ruhumun boşluklarını dolduracak hiçbir şey yokmuş.

Sürekli aynı yerde yanılıyor, aynı hatayı tekrarlıyorum. Kuyular düşmek içinse, sen benim boğulduğum o karanlığın en dibinde sevdiğim zifiri tonsun. İkimiz de bir suskunluğu paylaşıyor, sessizliği bölüşüyoruz bu satırlarda. Ne kadar süreceğine dair bir fikrim yok. Her güzel şey gibi bununda bitmesini istemiyor yüreğim.

Avuçlarında ne olduğunu değil de kirpiklerinde ne sakladığını merak eden insanlarla beraber ol. Onlar sana en iyi ilaçtır. Belki hayatımız bir masal gibi olmayacak ama sen masallara inanan o küçük çocuk olmaktan vazgeçme. Hayal kur, mutluluktan vazgeçme. Çünkü bilirim, en fazla sen hak edersin bunu.

Gittim sanıp gidememek, üstündeki kıyafetin bir yerlere takılıp seni durdurması. Yoruluyorum. Senden gidemedikçe, tüm kelimelerimi sana heba etmedikçe göğsümdeki yumru büyüyor.

Bir şeyi sahiplendiğinde onu kaybetmeye hazır olmak lazım. Sahip olma fiilini tattım, sayende. Kalbimin yerinde korkudan oluşmuş koca bir yara. Hangi ilacı sürsem fayda etmiyor.

İnsan, en büyük yalanlarını en mutlu anlarında kendine söylermiş. Bitmeyecek, gitmeyecek dermiş. Aptalmışız, hemencecik inanmışız. Bir şeyin yokluğu varlığından daha fazla hatırlatırmış kendini, bunu seninle yaşadım. Ne kadar oldu bilmiyorum ama yaşadım işte. Zamanı saymayı, günlerle geceleri birbirinden ayırt edemediğimde yaşadım.

Yutkunarak yazıyorum bu mektubu, kendime kırgın ve kızgınım. Sen asla kendine kırgın ya da kızgın olacağın bir şey yapma. İnsanın kendiyle olan kavgası bitmez çünkü.

Bu defa tamam dedim bir gün. Ama o gün en dipte olduğum günmüş, bilemedim göremedim. Ben dipteyken bana ışık tuttuğun için teşekkür ederim. Sayende ölü bir bedene sahip olsam da ağır aksak yaşıyorum bu hayatı. “Mesele şu ki yarın yine yaşamak gerekecek.” İnsanlar ben ve benim gibilerin yaşayan bir ölü olduğunu bilmeden geçip gidecekler yanımızdan. Yaşam dayanılmaz bir yük yüklüyor omuzlarıma, gel de öp omuzlarımdan, yüklerim anlamsızlaşsın seninle.

“Her şeyi vaat eder aşk, ama hiçbir şeyi yerine getirmez. Yalnızlığını değişmeye değmeyecek kimse, kendinden gittiğinle kalacaksın.” Kendinden gitme, kimse için bunu yapma. Boş bir kukla olma. Aramak bulmaktan daha güzelmiş ya, sen aramaktan bıkmadığım yuvamsın.

Bir kış gecesinde karları izlerken, bir sokak kedisinin başını okşadığında, otobüste yaşlı bir teyzeye yer verirken ya da yağmura yakalanıp kendini yağmura teslim ettiğinde bu ufak küçücük mutluluk anlarında aklına düşsem dünyanın en mutlu insanı olabilirim.

İçin üşüdüğünde bu cümlelerime sarıl. Belki yanında olup ellerime nefesimin sıcaklığını verip de ellerini sıkı sıkı tutarak ısıtamam seni. Ama uzaktan da olsa bunu yapabilirmişim gibi geliyor. İnsanların sözleriyle bile kilometrelerce öteden sarılabildiğine inanan yanım, en çok seni seviyor.

Bir daha adımlamayacağım kalbinin, zihninin sokaklarında. Bu arkamı dönüp son defa bakışım o sokaklara. Özleyeceğim. Ve bu özlem asla eskimeyecek.