Sosyoloji Öğrencilerinin Teoriden Nefret Etmesi/Saha Çalışmasına Can Atması

Salih Canbaz DER Kİ;

Covid-19 salgınıyla birlikte, başını belki de sosyologların çektiği sosyal bilimciler, mevzuya müdahil olmak istediklerini haykırmaya başladı. “Artık biz de bir şey yapalım, biz de kendimizi gösterelim” diyor sosyologlar. Bu yakarış bana lisans dönemim boyunca arkadaşlarımdan işittiğim “Hep teori öğreniyoruz, asla sahaya inmiyoruz” şeklindeki yakınmayı hatırlattı.

Dışarıdan gören de diyecek ki, “Kim bilir Türkiye’de ne kadar kaliteli bir teori eğitimi veriliyor”, aslında gerçeği görmesi için içeriden biri olmasına da gerek yok. Sosyal teoriye uluslararası çapta katkı yapmış kaç tane Türkün olduğunu araştırması yeterli olacaktır. Öyleyse, öğrencilerin “bize teori öğretiyorlar” sözündeki teori, teori değil başka bir şeymiş.

Öğrenciler belli ki, kuru bilgiden sıkılmış. Dahası kitap başında ders çalışmaktan sıkılmış, dışarı çıkıp hava almak istiyor. Şu anda da karantinada durmaktan sıkıldıkları için sahaya çıkmak istediklerine inanmak istemiyorum tabii ki. Ancak mesele sahaya çıkınca hallolmayacak. O öğretildiğini zannettiğimiz teori öğretilmeden, sahanın pek de bir anlamı kalmayacak. Kalsa da sosyologun anlamı kalmayacak. Zira bugün, sosyoloji dışında sosyal bilim metodolojisinden yararlanarak sosyologların yaptıkları çalışmalara taş çıkartan başka sosyal bilimciler de var. Bir İlahiyat, İşletme, ÇEKO veyahut Halkla İlişkiler öğrencisinin de bizim yaptığımız seviyede sosyal bilimsel çalışmalar yapabildiklerini görüyoruz. Eğer sosyologdan anladığımız buysa, o halde sosyoloji diye bir disipline kimsenin ihtiyacı yok.

Nedir sosyolojiyi gerekli kılan? Sosyolojiyi gerekli kılan, sosyologun C. Wright Mills’in Sosyolojik Muhayyile dediği şey sayesinde yapabilecekleridir. Sosyolojik Muhayyile ne midir? Tayfun Amman Hoca’nın verdiği bir örnek üzerinden gidecek olursak, “Bütün tıp kitaplarını okuyun, bir hekim olamazsınız”. Sosyolog için de aynı durum geçerlidir ve sosyologu sıradan bir kamuoyu araştırmacısından ayıran unsur da sosyolojik muhayyilesidir. Şimdi, deminden beri gerçek anlamda öğretilmediğini iddia ettiğimiz teori meselesine geri dönelim.

Teori nedir? Teori, Yunanca Theoria kelimesinden türemiş, kabaca belli bir fenomene belli bir bakış açısıyla bakmayı ifade eden bir kavramdır. Ortaya çıkma hikayesine bakıldığında, yine Tayfun Amman Hoca’dan aktararak bir stadyum örneği vereceğim: “Antik Yunan’da müsabakaların yapıldığı bir stadyumda sahada sporcular, tribünde de seyirciler vardır. Bir de Theoros var ki, o bir sporcu değildir ancak tribünde duran sıradan bir seyirci de değildir. O sıradan gözle bakmayan, belli bir şeyi görmek için bakan bir gözlemcidir”. İşte Theoria tam olarak Theoros’un yaptığı iştir. Hoca, bu hikayenin devamında şunu da ekler: “Teoriler, bir tiyatro sahnesini aydınlatan spot ışıklarıdır. Nereye yansıtırsanız, orayı görürsünüz”.

Demek ki, teori Weber, Foucault, Althusser, Braudel vs. isimlerle ile ilgili okuduğumuz bilgiler değil. Bu bilgiler, hiç eveleyip gevelemeden kitabi bilgidir. Teori ise bir melekedir. Dolayısıyla, öğrenciye bu isimlerle ilgili metin verdiğinizde, ezberci eğitimden sıkıldığı için bu metne de tiksinerek bakacaktır. O halde, öğrenciden bir şeyi yazmasını değil yapmasını istemek gerekir. Sınavda teorinin tanımını sormak yerine bir metin veyahut vaka örneği üzerinden teorik yorumlama istendiğinde sanırım bir şeyler için adım atmış olacağız ama sadece adım atmış olacağız. Çünkü teorik bir tartışma bir teorinin güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olmak için kitap okumayı gerektirir. Ne var ki, teoriden bıktığımız için böyle bir şeyin olması mümkün değil. Okuyanlar öğrenciler de belli olaylara belli sosyologların teorilerini etiketleyerek teorik tartışma yaptım diye seviniyor.

Şimdi gelelim teorinin sahayla olan ilişkisine veyahut gerçekten sahaya inmek isteyip istemediğimize. Yüksek Lisans’ta aldığım Sinema ve Toplum dersinde arkadaşlarımızdan biri çok ilginç bir geri bildirimde bulunmuştu. Derse her hafta bir film izleyip, o filmi sosyolojik anlamda teorik bir şekilde yorumladığımız metinle derse gitmemiz gerekiyordu. Bunun üzerine bir arkadaşımız, “Şimdiye kadar çok fazla pratik yapma fırsatı bulmadık, o yüzden bu dersin bize katkısı çok oldu” gibisinden bir yorumda bulundu. Pratiği, biz sahaya çıkmak olarak biliyorduk, derste yaptığımızın da sahayla hiçbir ilgisi yoktu. Demek ki arkadaşımız, bir şey yapmış olmaktan bahsediyordu. Teori böyle bir şey.

Demin, nasıl adım atılacağını söyledim ancak bunun devamının gelip gelmeyeceği konusunda karamsarım. Dikkat ettiyseniz, yazının başından beri Türkiye’de Teori’nin karşılığı olarak kullanılan “kuram” kelimesini hiç kullanmadım. Öztürkçecilikten kaçındığım için kullanmadım değil. Kuram kelimesi, teoriyle ilgili bir şey ifade etmediği için kullanmadım. Teorinin hikayesini tekrar hatırlayacak olursak, ortada bi stadyum, bir müsabaka, seyirciler ve Theoros vardı. Kuramda bunlardan hiçbiri yok. Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş olan ve Teori’ye karşılık gelen Nazariye kelimesine de bir bakalım. Daha ilk başta nazar, manzara, nokta-i nazar gibi kelimeler canlandı zihnimde. O halde bu kelimenin de bir şeye bakmakla bir alakası var. Kuramın ise bunlarla hiçbir ilgisi yok, işin kötü yanı kuram kelimesini uyduran şahsın veya şahısların da teorinin ne anlama geldiğinden bihaber olduklarını anlıyoruz.

Kelimeler bize bir şey anlattığı ölçüde değerlidir. Bu anlatma eylemini de fısıldayarak yaparlar. Metafizik fısıltılarla. Bir metni okuyan insanın o metinden aldıkları, bu metafizik fısıltıları ne kadar duyabildiğiyle ölçülür. Ancak ilk başta bir şey anlamaz okuyucu, çünkü fısıltıyı duymak zordur. Metafiziğin derinlerine indikçe fısıltılar anlaşılır. Fakat kelimeyi icat eden kişi veya meydana geldiği ortamdaki insanlar o kelimeye kendi metafiziklerinden hiç fısıldamadıysa, okurun bir şey duyabilmesine de imkan olmayacaktır. Olmayan şeyi nasıl duysun? Kuram kelimesine de ne fısıldamış biri var ne de herhangi bir fısıltıyı duyan.

Türk insanı da kendisine kuram diye tanıtılan kavramı teori sandı. İşin daha vahim tarafı, kitabi bilgiye teorik bilgi diyor ama bir araştırma anlamında kullanılan teoriye kuram diyor. Yani Türk insanı teori olmayan şeye teori diyor, teoriye ise teori demiyor. Bunun nasıl başarıldığını ise gerçekten merak ediyorum.

O halde, teori üretebilmek için veya daha mütevazı olmam gerekirse, teorik tartışmalar yapabilmek için öncelikle metafizik fısıltıları duyabilmemiz lazım. Dahası fısıltılar duyulmayacak kadar kısık seste olduğu için hangi kelimenin metafizik fısıltılar barındırdığını hangilerinin de barındırmadığını tespit edecek kıvama gelmeliyiz. Sanırım bu kıvama geldikten sonra sahaya çıkmak için can atmaya başlama hakkını kendimizde bulabiliriz.

259 görüntüleme