Taklitçilik Nazariyesi, Sembolik Etkileşim ve Türkiye’nin Kimliği

En son güncellendiği tarih: Mar 28

Salih Canbaz DER Kİ;

Giriş

İbn Haldun’un meşhur “Mağluplar daima galipleri taklit eder” sözü, esasında bir nazariyenin özeti durumundadır. Bu teori, mağlup durumda olan toplumun, galip topluma karşı aidiyet hissetmeye başlamasının ifadesidir. Aynı şekilde sosyolojide Sembolik Etkileşim olarak adlandırılan akımın buna çok benzer tarafları bulunmaktadır. Türkiye’nin (aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin) 2. Viyana bozgunundan yani, 1699 yılından günümüze geçirdiği süreç bu teorilerle çok iyi açıklanmaktadır.

Taklit Nazariyesi

Ibn Haldun’a göre “galip, hakim, faik durumda olan fert ve milletler; mağlup, mahkum ve mahkur fert ve milletler tarafından sürekli olarak taklit edilir” (Uludağ, 2007, s. 121 ). Dönemin şartlarında toplumların benliğini çok iyi gözlemleyen İbn Haldun, mağlup milletlerin yenilgiye dayanamadığını ve üstün olma duygusunun insanın tabiatında var olduğundan kendini galip tarafın yanında göstermeye başlayacağını beyan eder.

Araplar bedevi oldukları halde, hezimete uğrattıkları kavimler tarafından taklit edildiler, mağlup kavimler onların din ve dillerini kabullendiler. Ancak din, dil ve askeri vasıfları itibariyle yenilgiye uğratılan milletlere nazaran hakim ve faik durumda bulunan Araplar, ilim ve sanat bakımından onlardan geri idiler. Bu bakımdan kendilerine hakim ve faik durumda bulunan mağlup milletleri taklit ettiler, onların kültür ve medeniyetlerini geniş ölçüde kabullenmek zorunda kaldılar. (a.g.e. s. 121)

Yukarıda hakim olmanın ve taklit olmanın çeşitli biçimlerini görmekteyiz. Birinde Araplar, din, dil ve askeri nitelik bakımından üstünken, diğerinde ise mağlup olan taraf ilim ve sanat bakımından üstündü. Bu durumda savaşta mağlup olan milletler, Araplar’ın din ve dillerini benimsemiş olsa da, ilim ve sanat bakımından kendilerinden üstün olan milletlerin kültür ve medeniyet kapsamına dahil oldular.

Böylelikle galibiyet ve mağlubiyetin sadece savaşlarla değil, bunun yanında gelenek, görenek, alışkanlık, kültür vb. unsurlarla belirlediğini söylemek de pek ala mümkündür. Dolayısıyla savaşta galip olan milletlerin yanısıra, medeniyet birikimini elinde bulunduran milletler de taklit edilirler.

Sembolik Etkileşim

Sembolik etkileşim genellikle, fertlerin sosyal eylemlere yükledikleri anlamlar üzerine odaklanır. George Herbert Mead bağlamında ele alacağımız sembolik etkileşimde ise öznenin bulunduğu sosyal ortam içerisindeki üyelerin beklentileri doğrultusunda kimliğini sorgulayıp yeniden inşa etmesiyle tanımlanır. “Mead ‘ferdi ben’ ve ‘sosyal ben’ (‘I’ and ‘me’) ayrımı yapar, yani kişinin gerçek ‘iç’ benliğini kamu önündeki benlikten, insanların diğerlerinin yanındayken sergiledikleri toplumsal imajdan ayırır” (Slattery, 2015, s. 335).

Bu durum çoklu kişilik bozukluğu gibi gözükse de aslında Mead’e göre normal bir durumdur. Benlik her ne kadar bir bütün halinde olsa da, belli durumlarda belli eylemlerin gerçekleştirilmesi imkânsız hale gelince bu benlik bölünür ve az önce de dile getirdiğimiz gibi ‘ferdi ben’ ve ‘sosyal ben’ ortaya çıkar (Mead, 2017, s. 171).

Bu durum en basitinden bir örnekle, kütüphaneye gürültü yaparak girip, sonrasında kendisine yöneltilen bakışlar üzerine sessiz olan birinin durumu şeklinde izah edilebilir. Burada fert ilk başta kütüphaneye gürültüyle girdiğinde öznel ben davranışı sergilen, gelen tepkiler sonucunda ise benlik nesnel konuma geçer. Kütüphanede oturanlarla giriş yapan kişi arasındaki etkileşimin bir iletişim olduğunu varsayarsak “İletişime esas olan şey, sembolün diğer bireyde uyandırdığı şeyi bireyin kendisinde de uyandırmasıdır” (Mead, 2017, s. 177). Yani buradaki sembol kütüphanedekilerin rahatsız olmasını engellemek olduğuna göre, her iki tarafta da eylem buna göre olacaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir önemli husus da davranışların toplumsala göre belirlenmesi, yani toplumun birey davranışlarından önce gelmesidir. “Mead’e göre toplumsal bütün hem mantıksal olarak hem de zamansal olarak birey zihninden önce gelir. ... Mead’in kuramında, daha önce bir toplumsal grup olmadan düşünen, öz-bilinçli birey, mantıksal olarak olanaksızdır” (Ritzer & Stepnisky, 2014, s. 340).

“Yukarıda da belirtildiği gibi, “kendi gözünde bir nesne olabilen benlik, temelde bir toplumsal deneyim içerisinde vücut bulur” (Mead, 2017, s. 169).

Türkiye’nin Yeni Kimlik İnşası

Halil İnalcık’a göre öncesinde Dünya’nın en kudretli devleti olan Osmanlı Devleti kendisini Batı karşısında da üstün durumda görüyordu, ne var ki 2. Viyana başarısızlığından sonra imzalanan Karlofça Antlaşması bu tutumun değişmesi adına bir dönüm noktasıydı. “Karlofça’dan önce Batı’yı küçümseyen Osmanlı idareciler, şimdi Avrupa’nın medeniyette, özellikle teknolojide ve askerikte üstünlüğünü kabul etmişti. Bu zihniyet değişikliği, yenilgi ve 1699 Karlofça Antlaşması ile başlamıştır” (2016, s. 3).

Halil İnalcık bu durumu ‘kültürleşme’ ve ‘kültür elemanlarının alışverişi’ kavramlarıyla açıklamaktadır. “Kültürleşme, bir kültürü ”Devletler de tıpkı insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler.” belirleyen temel-değerler sisteminde değişiklik demektir.” Buna karşın kültür elemanlarının alışverişi ise “top tüfekten modaya ve kamu idaresine kadar tüm kültür unsurlarını anlıyoruz”. Osmanlı Karlofça öncesinde de Avrupa ile kültür etkileşiminde bulunmuştu, ancak bu sürek kültürel elemanların alışverişiydi süreciydi, ne var ki Karlofça’dan sonra ilgi artık Avrupa’nın rasyonalizm ve hümanizmine kaymış durumdaydı, bu da açık bir şekilde medeniyet kırılmasına yol açacaktı (İnalcık, 2016, s. 111-112).

Buradan da anlaşıldığı gibi Osmanlı öncesinde sadece eksikliklerini tamamlamak amacıyla bünyesine kattığı Batı’lı unsurları artık hayranlık duyduğu için mukallit yollarla katmaya başladı.

İnsan türünde taklit, dil açısından önemli olan sözel jestte görülmektedir. Bu yüzden, psikologlar net bir analize ulaşamamış olsalar da, filologlar duyduğumuz sesleri taklit ettiğimiz varsayımını sürdürmüşlerdir. ... Serçe, kanaryayla bir arada tutulduğunda kanaryayı taklit etmesi sağlanabilir. Papağan “konuşmayı” öğrenir. Ancak ileride göreceğimiz gibi bu gerçek bir konuşma değildir. (Mead, 2017, s. 91-92)

Burada, Osmanlı Devleti tabir yerindeyse papağanın rolünü üstlenerek bazı davranışlar sergiliyordu, ne var ki bu davranışlar papağanın konuşması örneğindeki gibi gerçek davranışlar değildi. Osmanlı’nın modernleşmesi bu yüzden birçok sosyal bilimcinin de ifadesiyle “gardrop modernleşmesi” idi

Sonuç ve Değerlendirme

Hem İbn Haldun’un taklit nazariyesi, hem de Herbert Mead bağlamındaki sembolik etkileşimciliği kıyasladığımız zaman, mağlup olan taraf sosyal ortam içerisine dahil olan fert gibidir. Sosyal ortama karşı aidiyet arzusu ve dışlanma endişesi içerisinde olan mağlup milletler, kendilerinden üstün olanın beklentileri doğrultusunda hareket edecekti. Osmanlı Devleti de her ne kadar Batılı bir devlet olmasa da ‘ferdi ben’ olarak Avrupa’nın içerisine girmesiyle ‘sosyal ben’e dönüştü, yani eylemlerini Avrupa’nın sembolleriyle tutarlı bir şekilde sergilemeye başladı.

Ancak, bu eylemler anlaşıldığı gibi Osmanlı’nın kendi eylemleri değildi. Daha önce asırlardır kendi benliğiyle hareket eden Osmanlı artık burada itici güç olan kendi değerlerini bir kenara koymuş Avrupa’nın rasyonalizm ve hümanizmini benimsemeye başlamıştı. Halbuki o değerler sadece Avrupalı’nın değerleriydi, çünkü halihazırda o değerler sayesinde yoğrulmuş bir medeniyet Batı Medeniyeti. Bu medeniyete sonradan dahil olmak ise ancak ‘gardrop modernleşmesi’ gibi olgularla nitenecektir.

KAYNAKÇA

Haldun, I. (2007). Mukaddime 1. İstanbul: Dergah Yayınları.

İnalcık, H. (2016). Devlet-i Aliyye IV. Cilt. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Mead, G. H. (2017). Zihin, Benlik ve Toplum. (Y. Erdem, Çev.) Ankara: Heretik.

Ritzer, G., & Stepnisky, J. (2014). Sosyoloji Kuramları. (H. Hülür, Çev.) Ankara: De Ki Yayınları.

Slattery, M. (2015). Sosyolojide Temel Fikirler. (Ö. Balkız, G. Demiriz, H. Harlak, C. Özdemir, Ş. Özkan, & Ü. Tatlıcan, Çev.) İstanbul: Sentez Yayıncılık.